kitapyorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitapyorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2017 Perşembe

AEDEN (Azra Kohen)-kitap yorumu

Bir kitaptan korktuğunuz oldu mu hiç? Yok yok çok kalın ya da dili ağır diye değil. Acaba bu kez beni alıp hangi duvara çarpacak, yine ne söyleyip gerçeğiyle boğacak diye.

Bana da çok değil birkaç kitabı elime alınca olur bu. Bu kez de Aeden’de yaşadım işte! (Yazar ile yapılan bir röportajdan öğrendiğim kadarıyla okunuşu “eden” şeklindeymiş Kuran-ı Kerim’de “Cennet” anlamında bahsediliyormuş.)

Söyleyecek sözü olan yazar; sizi yolunuzdan döndürecek bir şeyler yapmaya kararlı yazar, bunu yapar. Siz de daha önce bu yazarın kitaplarından okuduysanız benim gibi, korkarsınız. Ne diyecek de bana yolumun doğruluğunu sorgulatacak diye.

Temelini anlattığı hikayeden alan bir roman değil Aeden, hatta olaylar amaç değil araç olmuş bu kitapta.. Sadece olay örgüsünün çevresinde gezinirseniz okurken, amacının çok dışına çıkmış olacaktır Azra Kohen. Aslında olay örgüsünü kullanarak temelde vermek istediklerini bu kurguya başarılı bir şekilde oturtabilmiş çünkü. Siz kahramanların başından geçenleri takip ederken size alttan alttan, hatta zaman zaman dip notlarla  göstere göstere verilen mesajları alamazsanız, ki gerçek okuyucunun gözünden kaçacağına inanmıyorum, çok şey kaybedersiniz.

 Yazarın bundan önceki romanlarından oldukça farklı bir ortamda, gerçek olması mümkün olmayan bir ortamda geçiyor hikaye (ama siz sürekli gerçekten var olmasını dileyeceksiniz emin olun) Mükemmel insanı, ya da gerçek insanı tanıma şansı buluyorsunuz yazarın kelimeleriyle ve gerçek olmaya ne kadar yakın ya da ne kadar uzak olduğunuzu sorgulama fırsatı.. Zaman zaman Öyle bütünleşiyorsunuz ki kahramanlarla bir sonraki hareketlerini tahmin edebilirseniz gerçekten “insan” olmaya ne kadar yakın olduğunuzu fark edip gururlanabiliyorsunuz bile.. Yazar size “ben olsaydım” dediğinizde neler olabileceğini göstererek zaman zaman sizi sarsmayı bırakıp ümitlendiriyor böylece…

Kendi elimizle yaşadığımız dünyaya neler yaptığımızı, kendimize zarar vermekte ne kadar ısrarcı olduğumuzu fark edip öfkeyle dolduğum; bir avuç insanın bile milyonlarca insanın hayatını değiştirebilecek bir hareketi başlatabileceğini görünce ümitle gülümsediğim anlar yaşadım okurken. Farkındalık yaratmak aslında insani bir sorumluluk olsa da çok az kişinin var oluşunun temeli olarak gördüğü bir kavram. Günümüzde yazar da bu bayrağı taşımaya kararlı kişilerden biri bence.  

İnstagramda bahsetmiştim yazarla tanışıp nasıl ağladığımı anlatacaktım bu yazımda, madem başlattık devam etmek lazım. 2015 yılında İstanbul Tüyap kitap fuarında imza kuyruğunda beklerken kimi göreceğimi, nasıl biriyle tanışıp birkaç kelime etme fırsatı bulacağımı bilmiyordum. Zaten kalkıp Muğla’dan İstanbul’a sadece okuduğum kitapların yazarlarını görme fırsatı bulabilmek için gittiğimden yanıma da bu yazarlardan hiçbirinin kitaplarını alamamıştım. Malum uçakta valizler için kilogram sınırlaması ve o kadar ağır bir valizle seyahat etmenin zorluğu da olunca imza alıp tanışabileceğim yazarların ben de olsa bile bir kitaplarını yeniden satın alıp sembolik bir imza elde edebilmek ve o günüden bir anı olarak kitaplığımda baş köşeye koyabileceğim kitaplarla dönebilmekti amacım. Bu yüzden o gün sadece Pi’yi almıştım fuardan. Malum kalın bir kitaptı ve altını çize çize okumaktan sürekli elimde taşımaktan dağılmıştı bendeki, yenilense fena olmazdı.  Neyse kitabı aldım ve sıraya girdik bana bu yolculukta yarenlik eden kalkıp Muğla’dan onca yolu benimle gelen yakın arkadaşım Çiğdemle. Onun bana yarenlik etmenin dışında bazı görevleri vardı tabi imza kuyruklarında  çakışan saatler olduğunda benim yerime sıraya girip ben imza alıp yazarlarla sohbet ederken de fotoğraflarımı çekip anı ölümsüzleştirmek gibi J işte Azra Kohen ile tanışıp birkaç kelam etmek için girdiğimiz sırada imza saati yaklaşırken bir şey çekti dikkatimizi. Yazar için ayrılan alanda bir hareket başladı. Önce çay-kahve standı sonra meyve sepetleri sonra atıştırmalıkların olduğu bir sepet daha kondu ortaya sıradaki herkes gibi biz de şaşkındık. Zira yaklaşık bir haftadır oradaydık ve ilk kez böyle bir şeye şahit oluyorduk. Görevliler çay kahve içebileceğimizi meyvelerden ve atıştırmalıklardan alabileceğimizi söyleyince garip bir şey oldu bana o imza kuyruklarında bekleyenler bilirler yanınıza aldığınız küçük sırt çantanız tonlarca ağırlığa dönüşür beklediğiniz saatlerde. Herkesin ayakkabılarıyla bastığı sert halıfleks zemin de tertemiz kuştüyü minder haline geliverir. Hele umduğunuzdan uzun beklediyseniz, yanınıza aldığınız su ve atıştırmalıklar bittiyse elinizde sadece birazdan göreceğiniz kişiyle konuşabileceğiniz şeylerin hayali dışında hiçbir iyi şey kalmamıştır artık. (Çok mu dram oldu? Ama gerçekten öyle) İçimde bir şeyler kıpırdandı sanki hemen koşup çay aldım bir bardak, bir parça da simit ne iyi gelmişti J sırada biraz daha bekledik Allahtan önlerdeydik de Azra Hanım gelince sıra bize çabuk geldi. Kitabı imzalaması için uzattım. Adımı sordu söyledim ve okuyucuları için bu şekilde jest yapan birine birkaç güzel şey söylemek istedim: “Bu imza sembolik Azra Hanım, en büyük imzanız yazdıklarınız” demek istedim ama nasıl olduysa ben bunları söylerken öyle ilgili baktı ki yüzüme ve teşekkür edercesine gülümseyince ne olduğunu anlayamadım gözlerim doldu birden kalkıp bana sarılınca da boşalıverdi yaşlar. Çok şaşırmıştım neden ağladığımı bilemediğimden. Tabi kalabalığın ortasında nedensizce ağlayan kişi olmanın da verdiği mahcubiyet de vardı sanırım. O sözleri hiç unutmuyorum bana “Bu yaptığının benim için önemini bilemezsin Mehtap” dedi “Lütfen görüşelim. Beni sosyal medyadan bul ve kendini hatırlat.” Etraftaki şaşkın bakışlar eşliğinde kitabımı imzaladı. O ve asistanı beni nazikçe uğurladılar. Ben sonra ne mi yaptım? Aslında onu sosyal medyadan bulmama gerek yoktu, her platformda takip ediyordum. Tüm gruplardan ayrıldım, takibi bıraktım. O gün ona sarılmış ağlarken çekilmiş fotoğraflarımı hala saklıyorum. O konudan ben de Çiğdem de bir daha hiç bahsetmedik gereksizce ağlayıp olay yaratan kız olmak utandırdı beni. Uzaktan takibe devam ettim sadece. Aeden’i de çıkar çıkmaz aldım ama okumaya başlamam bile hayli zamanımı aldı. Başlayınca da 2 günde bitirdim kitabı ama hakkında yazmam da nedense uzun sürdü şimdi bu satırları yazmak bile zorluyor beni. Sebepsizce ağlamış olmayı kabul edemediğimden herhalde sebebi çok düşündüm. Ama bugün tüm bunlarla ilgili sebep bulmaya çalışmıyorum artık: “Çok yorgundum o gün ve yumuşacık bir insanla tanışmış olmak etkiledi beni.” diyorum şimdi.
Eveeet bu anımızı anlatıp itirafımızı da yazdıktan sonra bir haber de vereyim okuyuculara yazarın önceki Kitapları Fi, Çi ve Pi internet üzerinden yayın yapan bir kanalda sağlam bir kadronun yer alacağı bir dizi olarak yayınlanacak bakalım ne kadarına sadık kalınacak anlatılanların. Yazarın anlatmak istedikleri ne kadar anlaşılacak hep birlikte göreceğiz . Bu üç kitap hakkındaki yazıma buradan ulaşabilirsiniz.
  



Keyifle okuyun, sevgiler.




30 Ağustos 2016 Salı

İSKENDER (Sıba Shakıb) -kitap yorumu

Yaş oldu 34 hala ön yargılı olmamayı öğrenemedim… Bir okur olarak bazı yayınevlerinin kitaplarını alırken  sadece yayınevinin adı bile yetiyor bazen de sadece yayınevinin adı yüzünden gitmiyor bazı kitaplara elim… Hatta bugün bahsedeceğim kitabı internette değil de bir kitabevinde görmüş olsaydım muhtemelen almazdım diyebilirim. Ama çok şey kaçırırmışım onu da söyleyeyim. Ben hep pegasus yayınlarından çıkan kitapların ya daha gençlerin ya da okuduğu kitap  sayısı yılda on taneyi geçmeyen akıcı, basit kurgulu fazla yormadan bitiveren kitap okumak isteyenlerin tercih edeceği bir yayın evi olarak görmüşümdür hep…Belki tesadüfen benim karşıma gelen kitaplar öyleydi ya da bu kitap bu yayınevinin istisnadır onu şimdilik bilemiyorum. 

Öncelikle şurdan başlayayım Kitapyurdundan yaptığım yüklüce bir alışveriş sırasında konusu ilgimi çektiği için sepete atıverdiğim İskender  bana öyle şeyler öğretti ki bunu nasıl yaptığını anlayamadan bitiverince çok şaşırdım doğrusu.. İran tarihiyle ya da Ortadoğunun bugün geldiği durumun nedenleriyle ve geçtiği aşamalarla ilgilenen ya da benim gibi bu konuda fikir sahibi olmak isteyip didaktik tarih kitaplarının sonunu getiremeyenlerdenseniz bence bu kitap tam size göre.

Kitabın ilk iki yüz  sayfası destansı bir dille ilerlemesine rağmen beni hiç sıkmadı diyebilirim kalan yaklaşık üç yüz sayfalık bölümde ise olaylar biraz daha hızlanıyor, yıllar bir nebze daha hızılı akıyor, yüz yıllık insan ömrünün tanık olduğu koca bir tarihi ayrıntılarına girip sizi yormadan güncel hayatın içine harmanlayıp şimdi ne olacak diye diye farketmeden bitiriveriyorsunuz beş yüz sayfayı. 

Kitabı okurken; aslında emperyalist ülkelerin çıkarları için bir ülkeyi nasıl karıştırıp o ülke vatandaşlarına sadece piyon muamelesi yaparak yüzlerce hatta binlerce canı nasıl hiçe sayıp ortalığı kan gölüne çevirerek ve içinden çıkılamaz hale getirdikten sonra sıyrıldıklarını görünce ürktüğümü söylemeden geçemem. Ürktüm çünkü ben hala Ortadoğuda olduğunu kabul etmeyen ama Avrupaya da tutunamayan bir ülkenin vatandaşıyım ve petrol zengini olmayan bir ülkede yaşamama rağmen jeopolitik konumu nedeniyle her türlü entrikanın merkezi haline getirilmeye çalışılan bir coğrafyada yaşıyorum. Hatta son günlerde yaşananlara bakınca bütün bunların nereye gidebileceğini bizden neler alacağını ve bize nasıl bir enkaz, nasıl kanlı bir ortam bırakacağını tahmin etmeye çalışınca ağzımı kocaman açıp bağırmak; buralardan kaçmak, sonra bunu kendime yediremeyip burası için savaşmak, sonra da canımı ve sevdiklerimi koruma isteği ile dualar ederek ağlamak istiyorum. Bu dehşet duygusu benim gibi biraz olanları yorumlama çabasında olan sonra da kendini küçücük ve işe yaramaz hisseden herkesi zaman zaman sarıyordur eminim ama bu kitap beni bu konuda depreştirdi diyebilirim. Çünkü bu tip olaylar bir ülkede yaşandığında en çok sonuçlarını görebilenler korkar… Etrafta bilinçsizce bağırıp çağıranlar değil. Her zaman söylerim  cehalet dünyanın en mutluluk veren olgusudur… Bu kitapta cehaletin nasıl doping etkisi yarattığını, aileyi geçindirecek üç beş kuruşu kazanmanın hayati önem taşıdığı dönemlerde sebebini sorgulamadan meydanlara çıkan güruhlara kızmamayı; sadece acımayı öğrenmeyi denedim diyebilirim.Ama yine de itiraf edeyim beceremedim. Ne diyeyim belki siz okursanız becerebilirsiniz. Nasıl yaptığınızı bana anlatırsanız mutlu olurum inanın.  

Kitaplar bambaşka dünyalara kapılar açıp sizi yine kendinize bakmaya sevkeden harika şeyler. 


Keyifle okuyun..




17 Ağustos 2016 Çarşamba

KİBRİTLERİ ÇOK SEVEN KÜÇÜK KIZ-Gaétan Soucy (kitap yorumu)

Yeni doğmuş her bebek başka heyecanlandırır hepimizi, alıp verdiği  her nefes  henüz tazecik ciğerlerinde başka anlamlar kazanır hepimiz için. Daha gidilecek çok yolu öğrenecek çok şeyi dökülecek çok gözyaşı atılacak çok kahkahası vardır… O ise tüm saflığıyla ememediği memeye çıkaramadığı gaza ağlamaktadır… Ne hoş! tüm bu yolları yürürken hayat yokuşunda olanca gücüyle tırmanırken belki hepimiz değil ama konuşmaya başladığında ‘ailem’ diyeceği insanlardan güç alacağını bildiğinden belki de onlardan birini görünce ya da hissedince verdiği tepkilere hayranlıkla bakıp iç geçiririz…. Böyledir  aile hep söylenen klişe söz gelir akıllara çocuğun ailesi ilk okuludur, annesi de ilk öğretmeni. 

KİBRİTLERİ ÇOK SEVEN KÜÇÜK KIZ’ı yaşadığım şehirde D&R olmadığından her bodruma gidişimde yaptığım mağaza turlarından birinde görüp aldım. Kapağındaki masumiyet, yazarı önceden tanımasam da Can yayınlarından daha önce iki kitabının daha yayımlandığını ve bu kitaptan ‘şaheser’ olarak bahsedildiğini arkasından okuyunca alıp merakımı gidermek istedim. Tanıtım yazısında bahsedilen ‘sarsıcı’ hikayeyinin beni de sarsıp sarsmayacağına bir bakayım dedim. Tek kelimeyle söylüyorum sarsıldım! 

Kitap 150 sayfalık ince ve kolay okunup bitirilecekmiş gibi görünse de 150 sayfaya sığdırılması mucize denebilecek acıyı ve dramı en sade ve saf haliyle göz önüne sermiş. Okuduklarımın  gerçekte yaşanmasının mümkün olmayacağı ya da olmaması gerektiğini düşünerek okumaya sevk etti beni.

Aile yaşantısının hatta aile kavramının size nasıl öğretildiği, bakış açınızın ne kadar çok kitap okusanız da kanlı canlı insanlar tarafından tasdik edilmeyen hiçbirşeyin gerçekliğine inanmanın imkanı olmadığını da en vurucu şekilde serdi gözlerimin önüne. 

Cinsiyetinizi bu dünyadaki yerinizi diğer insanlara bakış açınızı yeme içme alışkanlıklarınızı vücut yapınızı doğarken yanınızda getirdiğinizi düşünebilirsiniz ancak bu kitabı okuyunca öğretilmiş bir hayat yaşadığımızı bu dünyadaki yerimizi ya da bu dünyayı anlama şeklimizi tamamen başkalarını gözünden bakıp onların kafasındakileri kopya ederek kabullendiğimizi zor olsa da benimsetti bana… 

Ayrıca bu kitap tutsak olduğunuzu biri söylemezse eğer küçücük odaları dünya kabul edecek kadar basit bir beyne, tüm insanlığın o güne kadar gördüğümüz insan sayısından ibaret olduğunu sanacak kadar düz mantıkla işleyen bir idrak mekanizmasına haiz olduğumuzu da hiç zorlanmadan          alıp kabul etmeme de neden oldu diyebilirim. 

Hepimiz bu karmaşık dünyanın tüm sırlarını çözebilecek, Arşimet’in dediği gibi doğru noktaya konan bir kaldıraçla dünyayı yerinden oynatacak kadar güçlü hissetsek de kendimizi, aslında dünyamızın gördüklerimizden, duyduklarımızdan ve düşündüklerimizden daha fazlası olamayacağını maalesef kendi sınırımızın aslında bize gösterilenden daha fazla genişletmemizin ne kadar zor olacağını da yine bu kitabı okurken seve seve kabullenmemi sağladı…

Yani diyorum ki ben 150 sayfalık bir kitap okudum ama çocukluğumdan gençliğime 34 yıllık bir yolculuk yapıp acaba bilmediğim, yanlış bildiğim neler var? yaşadığım dünyanın ne kadar küçük bir kısmını işgal edip, ne kadarlık kısmını doğru algılayabiliyorum diye sormadan edemiyorum bugün… 
Ben hep kısa kitaplardan korkarım çünkü yazar hep kısacık bir kitap da azıcık sayfaya her söylemek istediğini yazmaz. Çoğunu okuyucuya bırakır ve eğer okuduğunun hakkını veren birine denk gelirse böyle bir eser, okuyucuyu yerden yere vurur, adeta omuzlarından tutup  sarsar netice de ben de işte böyle yorgun ama yorulduğuna değmiş, rahatsız, ama rehavetinden kurtulmuş yazıyorum bu satırları…

Dili oldukça sade yazılmış bir kitap olmasına rağmen  ‘küçük’ bir çocuğun ağzından yazıldığından türetilmiş, gerçekte olmayan kelimeler ve sanki hızlıca yazılmış havası çok iyi verildiğinden okurken yavaşlama isteği uyandıran, tempoya yetişemeyecekmiş hissi yaratan bir üslupla yazılmış. Çevirisi oldukça başarılı olduğundan Aysel Bora tarafından yapıldığını söylemeden geçmek istemem.Yazarın okuduğum ilk kitabı olduğunu söylemiştim diğer kitaplarını da okuma listeme aldığımı önemle belirteyim :) 

Keyifli Okumalar…




15 Ağustos 2016 Pazartesi

Fedailerin Kalesi ALAMUT- Vladimir Bartol (Kitap Yorumu)

Görmediğin şeye inanmak görüp varlığına şahit olduğun şeye inanmaktan daha zordur…

Dönem dönem fikir karmaşaları, inanç dalgalanmaları yaşadığım, kainatın varlığını farklı nedenlere bağlamak istediğim doğrudur. Ancak benim asıl soru işaretim ‘bir şeye körü körüne bağlanmak mı? yoksa sürekli şüpheyle yaklaşıp sorgulamak mı? daha zarar verir insana’ olgusudur.Tabi ki ikisi de dediğinizi duyar gibiyim ama bence eğer inanç varsa şüphede doğacağı kaynağı bulmuş demektir. Neticede inanmak dediğimiz kavram, tüm şüpheleri eledikten sonra ulaştığımız sonuçtur.Bu durumda bu iki kavramı birbirinden tamamen ayrılmış kaplarda muhafaza etmek mümkün değildir. hal böyle olunca ben de insanların aynı ‘şey’e  olmasa da mutlaka bir ‘şey’e inanma ihtiyacından yola çıkarak ŞÜPHEsiz inandığını varsayarım.

Son dönemde ülkemizde yaşanan olayların sonucu (ya da nedeni)  olarak gündeme gelen ‘haşhaşilik’ kavramı beni uzun zamandır kitaplığımda okunmayı bekleyen Fedailerin Kalesi ALAMUT’u okumaya sevketti. Zira okumama nedenimin ilgisizliğmden değil, kitapsatınalma hızımın maalesef okuma hızımdan yaklaşıok 50 kat fazla olmasından kaynakladığının da altını çizmek isterim.

Didaktik olmadığı sürece içinde tarihin hafifi hafif kendini gösterdiği farketmeden o günlere sizi samimiyetle götüren, içinizde anlatılan dönemi biraz kurcalama ihtiyacı uyandıran, kurgu ya da yaşanmış olaylardan esinlenerek yazılmış romanlara oldum olası sempati duyarım fakat ALAMUT u elime alırken hakkında çok detaylı bilgiye sahip olunmayan koskoca bitr Türk devletinin yıkılmasına neden olacak kadar güçlenmiş bir tarikatın onu bu denli güçlü kılan presipleri ve dayandığı temeller hakkında azıcık da olsa bilgi sahibi olabilecek olmak beni oldukça heyecanlandırdı. Çünkü siz de hak verirsiniz ki bir akımın peşinde, bir insanın sözüyle körü körüne biraraya gelecek şekilde örgütleyebilen gücü anlayabilmek heyecan verici.


Gelelim kitaba, kitap 1938 yılında nazi işgalini avrupada yaygınlaştığı dönemde slovak yazar viladimir Bartol tarafından Büyük Selçuklu’nun yıkılmasına neden olan Hasan Sabbah hareketinden yola çıkarak manipülatif liderlere göndermek amacıyla yazılmış olmasına karşın ne yaman çelişkidir ki, bu tip liderlere kaynak teşkil etmiş bir eser. 


İnsanların inançlarını sömürerek ya da yumuşak karınlarını hedef alarak kurulan her türlü otoriteye atıfta bulunarak yazılmış ve yazının başında da söylediğim gibi yine insanların şüphelerinin inançlarının sağlamlığı üzerinde oynadığı rolün bilincinde olanların bu şüphelerden beslenerek arkalarına ne fanatik güruhlar alabileceklerini gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor. 

Dili oldukça sade ve gayet akıcı bir üslubu var.. genel olarak günümüz türkçesiyle yazılmış olmasıyla birlikte oldukça eski bir tarihi konu aldığı ve yazarın günümüz gençlerine bazı eski sözcükleri hatırlatmak  ve hatta öğretmek amacıyla kullandığı kelimelerde bulunduruyor. Nereden mi biliyorum? Kitabın sonundaki çevirmen notundan tabi ki :)
Tüm bu yazdıklarımla beraber kitabın kurgu olduğunu ama ana düşüncesini ve olay örgüsünün kaynağını tüm dünyaca varlığı kabul edilmiş bir fikir akımından ve yaşanması muhtemel olaylardan aldığını da hatırlatmak isterim.

keyifli okumlar…

9 Haziran 2016 Perşembe

KIRMIZI SAÇLI KADIN - (Orhan Pamuk) -Kitap Yorumu

Uzun bir aradan sonra yazıyorum kendime ait blogda garip bir heyacan sardı yine beni, sanki bir buçuk yıl  önceki gibi acaba okunur mu? Beğenirler mi ? Farkedilir miyim? gibi soruların aksine bu kez  seçtiğim romandan olsa gerek kelime oyunları, etkileyici sözler, bir başlangıç yapıp sonunu romana nasıl bağlarım kaygılarında n uzak yazıyorum bugün. Direkt konuya giriyorum. Öncelikle şunu söylemek isterim hiçbir romanın yazarını eleştirip yermek olmadı amacım hele de mevzu Orhan Pamuk’sa… 

Her yazdığını okumaktan büyük keyif aldığım  ve günümüzde bu topraklarda yetişmiş bu topraklarda büyümüş ve az da olsa yüz yüze gelme fırsatımın olacağına inandığım (bir kere  telefonda sesini duyma şansı yakaladığımı belirtmeden geçemeyeceğim) büyük bir yetenek Orhan Pamuk her romanında ilk okuyanlardan  olmak için ön siparişler verip sıraya girdiğim gibi ilk bitirip övgü ve saygılarımı sunmak adına bilgisayar başına oturduğumu da itiraf etmeliyim. Ancak bu defa öyle olmadı uzun zaman oldu bu kitabı okuyalı ama yazacak bir şey bulamadım. 

Yazdığı her satırı okuyup hakkındaki tüm haberleri takip ettiğim yazarın bu kitabı böyle yazmasının bir amacı olmalı diye diye düşündüm ve uzaktan bir insanı ne kadar anlayabilirseniz ben de o kadar anladım Pamuk’u. Yaşadığınız ülkede anlaşılamamak en büyük acı olsa gerek.  (hayır tahlil falan yapmayacağım). Sadece sanki Pamuk bu romanlarıyla okuyucularına değil de “okumayıcı”larına bir mesaj vermek istemiş gibi hissettim ben. (Bu açıdan bakmamama neden olan bana böyle bir pencere açan Erdem Hocam’a sevgiler bu arada). Sürekli “Nasıl okuyorsun bu adamı? Ne buluyorsun bir paragraflık cümlelerde laf kalabalığı yapıp duran bir yazarda? Nasıl verildi bu yazara  Nobel? gibi eleştirilerde bulunup sabırdan yoksun olan henüz yazarın bir kitabının bile tamamen  okuyup özümsemeye üşenen okur olmanın yazarın yazdıklarının arkasındakileri görmek için enerji ve çaba gerektirdiğinin kavrayamayan herkese yazmış Orhan Pamuk. Anlayacağınız her romanında beni içime döndürüp hayattaki en basit şeyleri bile sorgulamamı sağlayan yazar bu kez benim ve benim gibiler için yazmamış. “Alın size okunacak 200 sayfa bile olmayan bir roman” demiş. Sanki sinirlenmiş yazarken çünkü ilk bölüm o kadar Orhan Pamuk kokuyor ki, diğer bölümlerde sanki vazgeçmiş kendisi olmaktan özet geçmiş adeta. Ben bir yazar değilim ya da bir eleştirmen ama ben bir Orhan Pamuk hayranıyım ve önceki verileri tekrar tekrar gözden geçirmiş biri olarak “Biraz felsefe, biraz aşk, biraz dram, biraz da cinayet koydum senin, için al da oku bak bakalım okuduğun o adamlar gibi yazsamda sen yine de anlayabilecek misin acaba demiş onu eleştirenlere adeta” :) İlk kez bir yıldan az zamanda bir roman yazmış ve bize yine demiş ki okur olmak sabır işidir, bekleyip tadına vara vara bulmaktır her satırda yazardan bir şeyler… Sabretmezsen fabrikasyon romanlar beklersen böyle olur yarım kalır cümleler, karakterler.” Ben razıyım beklemeye 5 sene on sene uzun yazın Orhan Pamuk karakterleri tanıyıp sanki günlük hayatta karşılaşabileceğim insanlarmış gibi hissetmek en büyük keyfim, beni bundan mahrum etmeyin yeter ki…

Gelelim neler okuyacağınıza: Babasız erkek çocukların hayatta yol alışına tanık olacaksınız öncelikle ve hiçbir zaman baba olamayacağına inanan babasız büyümüş bir adamın hayatı yaşanabilir kılmak adına kendine bulduğu teselli araçlarına… 

Nasıl görünmek istediğine kendisi karar veren bunu da bir gurur malzemesi olarak gören güçsüzlüğünden güç alan babasız çocuk büyütmenin zorluğuna katlanan bir kadının yaşamına da ucundan seyirci olacaksınız.. Ucundan çünkü anlatmamış yazar özet geçmiş… 
Baba oğul ilişkilerinin nesilleri nasıl etkilediğine ve bir tarafı eksik bireylerin eksik hayatlarına göz atacaksınız.. 
Eğer bir efsaneye ne kadar fazla inanırsanız hayatınızın bir noktasında onun hayatınızdaki tek gerçek olarak karşınıza çıkabileceğine de isterseniz inanacaksınız… Zaten ne diyor pamuk: “Samimiyet istiyorsanız başka romancıları okuyun. Ben çok gayrısamimiyim; hilem samimiyetsizliğimi samimiyetle yapmaktır.”


Keyifli okumalar….

30 Aralık 2015 Çarşamba

2015 YILINDA OKUDUKLARIMDAN NELER KALDI AKLIMDA?

Merhabalar
Herkes yeni yıl için dilekler tutup hesaplar yapıp kararlar alırken ben de 2015 in muhasebesini yapıp beni bu yıl okuduklarımdan hangileri etkilemiş bir bakayım istedim. Öncelikle bu kitapların bazıları 2015’te  ilk kez yayınlanmış olsa da bazıları daha eski tarihlere ait. Tek ortak noktaları benim kitaplığıma bu yıl gelmiş olmaları:) Başlamadan önce bu kitapları dercelendirmek haddime olmadığından tamamen randomize sıraladığımı bilmenizi isterim. 

TESPİH AĞACININ GÖLGESİNDE - HARPER LEE

Yazarın 55 yıl sonra yayınlanan ilk kitabı olmasının yanısıra Kasım ayında gerçekleşen TUYAP İSTANBUL KİTAP FUARI’nda yayınevinin patlattığı bomba olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim roman yazarın BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK romanının 20 yıl sonrasını konu ediyor. O yüzden o romanı okumadan bu romandaki bazı gönderme ve devam niteliği taşıyan olaylardan zevk almayabilirsiniz. Ama o romanı bilenler için şunu söyleyeyim, Scout yine aynı bildiğimiz Scout… Yavaş yavaş sindire sindire okudum, bitecek diye korka korka… Kitaptan bir alıntı yapmadan geçemeyeceğim. ‘’Çirkin bir sözcük olan önyargı ile tertemiz bir sözcük olan inancın ortak bir noktası var : Ikisi de  mantığın bittiği yerde başlar.’’ s:233 

FETHİYE ÇETİN - ANNEANNEM

Muğla’da uzun süre arayıp Tüyap İstanbul’da bulabildiğim ANNEANEM bir anlatı, ağdalı sözcükler, abartılı anlatımlar yok. Ama galiba o yüzden bu kadar sevdim. Bu arada aklıma gelmişken Metis Yayın evine sesleniyorum: Yayın evinizden sadece Murathan Mungan Kitaplarının çıkmadığını bilmeyen Muğla'daki kitap evlerinde diğer kitaplarınızı da bulabilmek istiyorum… 

OĞUZ ATAY - TUTUNAMAYANLAR 
Lisede çok erken okuyup bu yaşta çok geç anlayabildiğim, bundan dolayı çok utandığım, tanıdıkça anladıkça, kendi çağında anlaşılamamış olduğuna çok üzüldüğüm ‘’adam’’ Oğuz Atay… Tutunamayanlar yazarın aklının her köşesinde fırsat bulduğunuz okuması da anlaması da çok zor olan bir roman. Size ne konusundan bahsedebilirim ne sonundan ne başından… Geniş zamanlarda, tenha mekanlarda tek başına okunmalı. 

AZRA KOHEN - Fİ, Çİ, Pİ 

Zaten blogda yayınladığım genişçe bahsettiğim üçleme benim farkındalıklarımı arttırdı diyebilirim. Ama asıl Tüyap'ta karşılaşıp tanışma fırsatı bulunca yazarın enerjisinin beni nasıl çarptığını kelimelerle anlatamam işte Azra Hanım’a sevgilerimi iletmek istiyorum. 

HAKAN GÜNDAY - KİNYAS VE KAYRA  
Bence o ne yazsa ne karalasa okumalı insan. Her ayrıntıda gerçekliğine daha fazla inandırdığı kurgu romanları arasında bu romanın yeri bende ayrı. Geç tanıdığım için utandığım yazarlardan Hakan Günday. Yine bu yıl Tüyapta tanıma fırsatı bulunca bu kadar normal görünen bir adamın kafasından mı çıkıyor bütün bunlar diye düşünmeden edemediğimi de söylemeden geçemeyeceğim. Yazarın son romanı DAHA  da bu yıl Fransa da En iyi yabancı roman ödülünü alarak yüzümüzü ağartan işlerden oldu.

SABBİNE DARDENNE -ONİKİ YAŞINDAYDIM. BİSİKLETE BİNDİM VE OKULUN YOLUNU TUTTUM…

Böyle uzun bir ismi olduğuna bakmayın 150 sayfalık bir gerçek hayat hikayesi. Bir kadın olarak tecavüz romanları okumak  tercihlerim arasında bulunmasa da 2 küçük yaşta kız çocuğuna tecavüz hikayesi okudum bu yıl bu kitap da onlardan biriydi.Diğeri kurgu olsa da bu roman tamamen gerçek hayattan alınma ve tamamen mağdurun ağzından yazılmıştı. Amacı bu tip psikopatların iyi halden salıverilmesini önlemek olan bu kitap umarım amacına ulaşır. 




BİT PALAS -ELİF ŞAFAK

Kitapseverlerin çoğu Elif Şafak ile AŞK romanıyla tanışmış olsa da ben yazarla ilk kez USTAM VE BEN romanıyla tanıştım. 2015 yılında BİT PALAS’I okuduğumda bu romanı benim için diğer romanlarından başka bir yere oturuverdi gönlümde. Ayrıntılı yorumu blogda mevcut.

KELİME DEFTERİ -NAZAN BEKİROĞLU

Yazarın MİMOZA SÜRGÜNÜ, NAR AĞACI, MÜCELLA romanlarını okuduktan sonra elime bir sahaftan geçen KELİME DEFTERİ için nerdeyse geç kaldığımı farkettim. Takip ettiğim bir yazar deneme, otobiyografi ya da günlük yayınlamışsa mutlaka alıp okurum. Çünkü yazarı tanımak için büyük fırsattır bunlar. Malum Nazan Bekiroğlu çok medyatik olmadığından onu da bu kitapla tanıma fırsatı bulup bir kat daha hayran kaldım.

VAROLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ- MİLAN KUNDERA

Yazarın şimdilik okuduğum ilk ve tek romanı olsa da mutlaka devam etmeliyim. İnsan duygularını bu kadar net ve keskin anlatabilen çok az yazar okudum çünkü. Bu arada kitabın bir de filmi varmış onu da 2016 izlenecekler listeme aldım bile:) Bu arada kitabın çevirisini yapan FATİH ÖZGÜVEN’in de adını geçirmeden olmaz tabi…

ELVEDA GÜZEL VATANIM -AHMET ÜMİT

2015’in son aylarına yetişen bu roman yazarın okuduğum tek romanı ama tarih bilgisi ve güçlü kalemi okumaya devam etmem için bir sebep.

KAFAMDA BİR TUHAFLIK -ORHAN PAMUK

Lise yıllarımda YENİ HAYAT ile başladım yazarı okumaya sonra tüm romanlarını okuyup beklemeye başladım çıkan her romanını hemen okumak için. Beklediğime hep değdi. Yorumu blogda mevcut.
Toplamda 200 den fazla kitap okudum bu yıl ve hepsini yeni bir tecrübe her kahramanı da yeni bir dost gibi bastım bağrıma. Yeni dergilerle de tanıştım bu yıl Sabit Fikir daima favorim olsa da KAFKAOKUR bu yılın benim için parlayan yıldızıydı. Ben 2015'ten asla okumaya doymayacağımı, asla öğrenmenin sonu olmadığını öğrendim… Sizin yılını nasıl geçti? 2016 yapılacaklar listenizi hazırladınız mı? Bilmiyorum ama önümüzdeki yıl benim için ‘’kitap okumak’’ diye madde sıkıştıverin aralara… 2015 güzeldi 2016 daha da güzel olsun….


  

9 Aralık 2015 Çarşamba

MİDDLESEX (JEFFREY EUGENIDES) -kitap yorumu

‘Sen erkeksin, ben de kızım’ dedi küçük çocuk; sarı bukleleri başak tarlasına vuran gün ışığı  gibi ışıklar saçıyordu. Karşıdaki kara gözlü, tombulca oğlan atıldı hemen ‘ben de erkeğim, zaten benim pipim var’.  Dört bilemedin beş yaşında iki çocuğun kulak misafiri olduğum bu sohbetleri düşürdü aklıma bu kitabı… Cinsel kimliği öğretilmiş iki küçük çocuk bugün yaptıkları  bu masumane sohbeti büyüyüp kocaman yetişkinler olduklarında da hatırlarlar mı bilemem. Ama hayatta herşeyin siyahla beyaz ,kadınla erkek, iyiyle kötü ya da güzelle çirkin gibi keskin çizgilerle ayrılamadığı durumlar olduğunu da öğrenmiş olurlar umarım o zamana kadar. 


Çünkü bazen yaşarken öğreniriz hayatın bizlere oynadığı oyunları; gen dediğimiz ama sırrı bugün bile bence tam olarak çözülememiş miniminicik sır küpleri gözümüzü, kaşımızı, sesimizi, saçımızı, boyumuzu, huyumuzu, huysuzluğumuzu saklar içinde ve bazıları dışardan bakınca bile onları ele verse de bazı sırlar yıllar sonra beklemediğimiz anda değil bizi, herkesi şaşırtacak şekilde saçılıverirler ortalığa. Şaşırtırlar evet herkes gibi bizi de şaşırtırlar. Çünkü biz de bilmeyiz neler saklanır içimizde, özümüzde…

Kahramanımız da böyle büyüyor öğretilmiş cinsel kimliğiyle ama bilmiyor tabi bu genler bizden önce yaşayan nesillerden alırlar sırlarını; iyi-kötü, ayıp ya da değil herşeyi getirip büyük büyük babaların, annelerin böyle insanlardı işte diye koyuverir gözümüzün önüne. Kahramanım da böyle karşılaşıyor herşeyle bir şeylerin ters gittiğini herkesten farklı şeyler hissettiğini de böyle anlıyor. 


Ama keşke herşey anlayınca olsa diyor insan, okudukça empati yapmanın imkansız göründüğü bir konu da sanki eliniz yüzünüz saçınız onunmuş gibi sanki herşey yanlış yerleşmiş gibi vücudunuza fazla geliveriyor. Ya da az… Normal sınıfında olan insan grubununun varlığının fazlalığı normal olamayan insanların varlığını yok saymaya neden değildir. Gerçi normal dediğimiz şey nedir?  o da tartışılır… 


Hiç birimize sorulmadı kimin oğlu ya da kızı olacaksın… Hatta kız mı erkek mi olacaksın.. Boyun ne kadar olsun? Nasıl bir vücut  tipi istersin? Sorulsaydı muhtemelen hepimiz uzun boylu renkli gözlü sarışın manken gibi vücutlara sahip tornadan çıkmış kadınlar ya da erkekler olurduk … Peki ya bizi hem kadın hem de erkek olabilecek organlarla dünyaya gönderip seçimi bise bıraksalardı… Cevaplar değişken tabi; belki çoğu erkek ‘kadın olmayı seçerdim’ diyecek çoğu kadının da  ‘erkek olurdum’ diyeceği gibi ama bence çok azı cinsiyetsiz olmayı seçerdi ikisine de sahip ama ikisi de değil. Ne dersiniz? Hak verir miydiniz bunu seçenlere? Kadın ya da erkek olmanın kendine has hiç bir imkanına sahip olmayan, ama aslında ikisini de içinde barındıran biri olmayı, ikisinden biraz biraz olmak yerine ikisini de reddedip insan olmayı tercih eden bir İNSAN… Çok mu karıştı kafanız? Karışmasın. Bence alın okuyun Calliopenin ya da Calli’nin hikayesini ona hak vererek, şaşırarak, bazen üzülüp acıyarak, bazen takdir edip onu çok severek okuyun… Mevzu derin çok düşünmeyin düşünmeden okuyun… 

8 Aralık 2015 Salı

MÜCELLA (NAZAN BEKİROĞLU) -kitap yorumu

Yaşanmamış bir hayat hakkında ne söyleyebilirsiniz? Boşa gittiğini, yazık olduğunu… Dünyaya bir kez geldiğimizi, bu hayatı istediğimiz gibi yaşamamanın büyük hata olacağını… peki bunları kaç kelimeyle anlatabilir, üzerine ne kadar konuşabilirsiniz? İşte usta bir yazar aslında konuşulacak anlatılacak hiçbir şey yokken ondan tam 340 sayfa bahsedebilen yazardır. Bunu yaparken de ‘’ee ne zaman bir şey olacak’’ diye beklemeden bitirdiğinizi görünce sizi şaşırtan yazardır bence. Ütopik şeyler, ağır dramlar, inanılması güç kurgular oluşturabilecekken evde kalmış sıradan bir ev kızının solup giden yaşamadığı hayatını anlatmayı seçmiş bir yazar bunu ancak kalemine güveniyorsa yapar. İşte istanbul kitap fuarında imzasını alıp tanışma fırsatı bulacağımdan emin olduğum halde imza kuyruğundaki izdiham nedeniyle yüzünü görmeyi bile beceremediğim ve bunun için üzülmem gerekirken ona değer verenlerin bu kadar çok olmasından garip bir gurur duyduğum Nazan Bekiroğlu… Böyle yazmış bu romanı ince ince, ama kırmadan, üzmeden, sıkmadan bunaltmadan sevdire sevdire her kahramana hak vere vere yazmış. 


Hepimiz sevdiklerimizi korumak, onlara zarar gelmesin diye herşeyden sakınmak zorunda hissederiz kendimizi. Biliriz ki böyle yaparsak kısa vade de üzülselerde uzun vade de hep yararlarına olacaktır onlar için almak zorunda olduğumuzu hissettiğimiz kararların dönüşü. Yani sonucun müspetliğinden emin olmasak da niyetimiz hep iyidir böyle davranırken. Neyyire Hanım da babsız büyütmek zorunda kaldığı Mücellasını bu niyetle hep dış dünyadan uzak tutarak gözünün önünde büyütüyor. Tabi bunu yaparken bilmiyor dışarıdaki hayatların kızının gözünün önünden öyle geçip gideceğini, Mücella’nın dışarıda yaşanan iyi kötü tüm hayatlara seyirci kalacağını. Çok bizden bir hikayesi var kitabın. Böyle diyorum, çünkü bugüne kadar en az bir tane hayatı boyunca evlenmemiş, annesinin dizinden ayrılmamayı tercih etmiş ya da buna zorunda bırakılmış, annesine çok benzeyen ama belki bıraksalar hiç benzemeyecek olan Mücellalar tanımışızdır mutlaka. Ama bu kadar yakından bakmış mıydık? Sanmıyorum. Ben çok sevdim Mücellayı; küçücük bir kız çocuğuyken de, utangaç bir ergenken ya da genç kız olduğunda da, hatta yaşlanıp Mücella abladan Mücella Teyzeye dönüştüğünde de sevdim. Ve hep umut ettim özendiği hayatlara belki ucundan kıyısından yanaşabilir diye… 
Her okuduğum romanıyla beni mest eden bu uğurda zaman zaman kalkıp Trabzona gitmeyi, kaleminden öpmeyi istediğim bu harika yazara saygılarımı sunarak tavsiye ediyorum bu kitabı…

Keyifli okumalar…