9 Haziran 2016 Perşembe

KIRMIZI SAÇLI KADIN - (Orhan Pamuk) -Kitap Yorumu

Uzun bir aradan sonra yazıyorum kendime ait blogda garip bir heyacan sardı yine beni, sanki bir buçuk yıl  önceki gibi acaba okunur mu? Beğenirler mi ? Farkedilir miyim? gibi soruların aksine bu kez  seçtiğim romandan olsa gerek kelime oyunları, etkileyici sözler, bir başlangıç yapıp sonunu romana nasıl bağlarım kaygılarında n uzak yazıyorum bugün. Direkt konuya giriyorum. Öncelikle şunu söylemek isterim hiçbir romanın yazarını eleştirip yermek olmadı amacım hele de mevzu Orhan Pamuk’sa… 

Her yazdığını okumaktan büyük keyif aldığım  ve günümüzde bu topraklarda yetişmiş bu topraklarda büyümüş ve az da olsa yüz yüze gelme fırsatımın olacağına inandığım (bir kere  telefonda sesini duyma şansı yakaladığımı belirtmeden geçemeyeceğim) büyük bir yetenek Orhan Pamuk her romanında ilk okuyanlardan  olmak için ön siparişler verip sıraya girdiğim gibi ilk bitirip övgü ve saygılarımı sunmak adına bilgisayar başına oturduğumu da itiraf etmeliyim. Ancak bu defa öyle olmadı uzun zaman oldu bu kitabı okuyalı ama yazacak bir şey bulamadım. 

Yazdığı her satırı okuyup hakkındaki tüm haberleri takip ettiğim yazarın bu kitabı böyle yazmasının bir amacı olmalı diye diye düşündüm ve uzaktan bir insanı ne kadar anlayabilirseniz ben de o kadar anladım Pamuk’u. Yaşadığınız ülkede anlaşılamamak en büyük acı olsa gerek.  (hayır tahlil falan yapmayacağım). Sadece sanki Pamuk bu romanlarıyla okuyucularına değil de “okumayıcı”larına bir mesaj vermek istemiş gibi hissettim ben. (Bu açıdan bakmamama neden olan bana böyle bir pencere açan Erdem Hocam’a sevgiler bu arada). Sürekli “Nasıl okuyorsun bu adamı? Ne buluyorsun bir paragraflık cümlelerde laf kalabalığı yapıp duran bir yazarda? Nasıl verildi bu yazara  Nobel? gibi eleştirilerde bulunup sabırdan yoksun olan henüz yazarın bir kitabının bile tamamen  okuyup özümsemeye üşenen okur olmanın yazarın yazdıklarının arkasındakileri görmek için enerji ve çaba gerektirdiğinin kavrayamayan herkese yazmış Orhan Pamuk. Anlayacağınız her romanında beni içime döndürüp hayattaki en basit şeyleri bile sorgulamamı sağlayan yazar bu kez benim ve benim gibiler için yazmamış. “Alın size okunacak 200 sayfa bile olmayan bir roman” demiş. Sanki sinirlenmiş yazarken çünkü ilk bölüm o kadar Orhan Pamuk kokuyor ki, diğer bölümlerde sanki vazgeçmiş kendisi olmaktan özet geçmiş adeta. Ben bir yazar değilim ya da bir eleştirmen ama ben bir Orhan Pamuk hayranıyım ve önceki verileri tekrar tekrar gözden geçirmiş biri olarak “Biraz felsefe, biraz aşk, biraz dram, biraz da cinayet koydum senin, için al da oku bak bakalım okuduğun o adamlar gibi yazsamda sen yine de anlayabilecek misin acaba demiş onu eleştirenlere adeta” :) İlk kez bir yıldan az zamanda bir roman yazmış ve bize yine demiş ki okur olmak sabır işidir, bekleyip tadına vara vara bulmaktır her satırda yazardan bir şeyler… Sabretmezsen fabrikasyon romanlar beklersen böyle olur yarım kalır cümleler, karakterler.” Ben razıyım beklemeye 5 sene on sene uzun yazın Orhan Pamuk karakterleri tanıyıp sanki günlük hayatta karşılaşabileceğim insanlarmış gibi hissetmek en büyük keyfim, beni bundan mahrum etmeyin yeter ki…

Gelelim neler okuyacağınıza: Babasız erkek çocukların hayatta yol alışına tanık olacaksınız öncelikle ve hiçbir zaman baba olamayacağına inanan babasız büyümüş bir adamın hayatı yaşanabilir kılmak adına kendine bulduğu teselli araçlarına… 

Nasıl görünmek istediğine kendisi karar veren bunu da bir gurur malzemesi olarak gören güçsüzlüğünden güç alan babasız çocuk büyütmenin zorluğuna katlanan bir kadının yaşamına da ucundan seyirci olacaksınız.. Ucundan çünkü anlatmamış yazar özet geçmiş… 
Baba oğul ilişkilerinin nesilleri nasıl etkilediğine ve bir tarafı eksik bireylerin eksik hayatlarına göz atacaksınız.. 
Eğer bir efsaneye ne kadar fazla inanırsanız hayatınızın bir noktasında onun hayatınızdaki tek gerçek olarak karşınıza çıkabileceğine de isterseniz inanacaksınız… Zaten ne diyor pamuk: “Samimiyet istiyorsanız başka romancıları okuyun. Ben çok gayrısamimiyim; hilem samimiyetsizliğimi samimiyetle yapmaktır.”


Keyifli okumalar….

30 Aralık 2015 Çarşamba

2015 YILINDA OKUDUKLARIMDAN NELER KALDI AKLIMDA?

Merhabalar
Herkes yeni yıl için dilekler tutup hesaplar yapıp kararlar alırken ben de 2015 in muhasebesini yapıp beni bu yıl okuduklarımdan hangileri etkilemiş bir bakayım istedim. Öncelikle bu kitapların bazıları 2015’te  ilk kez yayınlanmış olsa da bazıları daha eski tarihlere ait. Tek ortak noktaları benim kitaplığıma bu yıl gelmiş olmaları:) Başlamadan önce bu kitapları dercelendirmek haddime olmadığından tamamen randomize sıraladığımı bilmenizi isterim. 

TESPİH AĞACININ GÖLGESİNDE - HARPER LEE

Yazarın 55 yıl sonra yayınlanan ilk kitabı olmasının yanısıra Kasım ayında gerçekleşen TUYAP İSTANBUL KİTAP FUARI’nda yayınevinin patlattığı bomba olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim roman yazarın BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK romanının 20 yıl sonrasını konu ediyor. O yüzden o romanı okumadan bu romandaki bazı gönderme ve devam niteliği taşıyan olaylardan zevk almayabilirsiniz. Ama o romanı bilenler için şunu söyleyeyim, Scout yine aynı bildiğimiz Scout… Yavaş yavaş sindire sindire okudum, bitecek diye korka korka… Kitaptan bir alıntı yapmadan geçemeyeceğim. ‘’Çirkin bir sözcük olan önyargı ile tertemiz bir sözcük olan inancın ortak bir noktası var : Ikisi de  mantığın bittiği yerde başlar.’’ s:233 

FETHİYE ÇETİN - ANNEANNEM

Muğla’da uzun süre arayıp Tüyap İstanbul’da bulabildiğim ANNEANEM bir anlatı, ağdalı sözcükler, abartılı anlatımlar yok. Ama galiba o yüzden bu kadar sevdim. Bu arada aklıma gelmişken Metis Yayın evine sesleniyorum: Yayın evinizden sadece Murathan Mungan Kitaplarının çıkmadığını bilmeyen Muğla'daki kitap evlerinde diğer kitaplarınızı da bulabilmek istiyorum… 

OĞUZ ATAY - TUTUNAMAYANLAR 
Lisede çok erken okuyup bu yaşta çok geç anlayabildiğim, bundan dolayı çok utandığım, tanıdıkça anladıkça, kendi çağında anlaşılamamış olduğuna çok üzüldüğüm ‘’adam’’ Oğuz Atay… Tutunamayanlar yazarın aklının her köşesinde fırsat bulduğunuz okuması da anlaması da çok zor olan bir roman. Size ne konusundan bahsedebilirim ne sonundan ne başından… Geniş zamanlarda, tenha mekanlarda tek başına okunmalı. 

AZRA KOHEN - Fİ, Çİ, Pİ 

Zaten blogda yayınladığım genişçe bahsettiğim üçleme benim farkındalıklarımı arttırdı diyebilirim. Ama asıl Tüyap'ta karşılaşıp tanışma fırsatı bulunca yazarın enerjisinin beni nasıl çarptığını kelimelerle anlatamam işte Azra Hanım’a sevgilerimi iletmek istiyorum. 

HAKAN GÜNDAY - KİNYAS VE KAYRA  
Bence o ne yazsa ne karalasa okumalı insan. Her ayrıntıda gerçekliğine daha fazla inandırdığı kurgu romanları arasında bu romanın yeri bende ayrı. Geç tanıdığım için utandığım yazarlardan Hakan Günday. Yine bu yıl Tüyapta tanıma fırsatı bulunca bu kadar normal görünen bir adamın kafasından mı çıkıyor bütün bunlar diye düşünmeden edemediğimi de söylemeden geçemeyeceğim. Yazarın son romanı DAHA  da bu yıl Fransa da En iyi yabancı roman ödülünü alarak yüzümüzü ağartan işlerden oldu.

SABBİNE DARDENNE -ONİKİ YAŞINDAYDIM. BİSİKLETE BİNDİM VE OKULUN YOLUNU TUTTUM…

Böyle uzun bir ismi olduğuna bakmayın 150 sayfalık bir gerçek hayat hikayesi. Bir kadın olarak tecavüz romanları okumak  tercihlerim arasında bulunmasa da 2 küçük yaşta kız çocuğuna tecavüz hikayesi okudum bu yıl bu kitap da onlardan biriydi.Diğeri kurgu olsa da bu roman tamamen gerçek hayattan alınma ve tamamen mağdurun ağzından yazılmıştı. Amacı bu tip psikopatların iyi halden salıverilmesini önlemek olan bu kitap umarım amacına ulaşır. 




BİT PALAS -ELİF ŞAFAK

Kitapseverlerin çoğu Elif Şafak ile AŞK romanıyla tanışmış olsa da ben yazarla ilk kez USTAM VE BEN romanıyla tanıştım. 2015 yılında BİT PALAS’I okuduğumda bu romanı benim için diğer romanlarından başka bir yere oturuverdi gönlümde. Ayrıntılı yorumu blogda mevcut.

KELİME DEFTERİ -NAZAN BEKİROĞLU

Yazarın MİMOZA SÜRGÜNÜ, NAR AĞACI, MÜCELLA romanlarını okuduktan sonra elime bir sahaftan geçen KELİME DEFTERİ için nerdeyse geç kaldığımı farkettim. Takip ettiğim bir yazar deneme, otobiyografi ya da günlük yayınlamışsa mutlaka alıp okurum. Çünkü yazarı tanımak için büyük fırsattır bunlar. Malum Nazan Bekiroğlu çok medyatik olmadığından onu da bu kitapla tanıma fırsatı bulup bir kat daha hayran kaldım.

VAROLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ- MİLAN KUNDERA

Yazarın şimdilik okuduğum ilk ve tek romanı olsa da mutlaka devam etmeliyim. İnsan duygularını bu kadar net ve keskin anlatabilen çok az yazar okudum çünkü. Bu arada kitabın bir de filmi varmış onu da 2016 izlenecekler listeme aldım bile:) Bu arada kitabın çevirisini yapan FATİH ÖZGÜVEN’in de adını geçirmeden olmaz tabi…

ELVEDA GÜZEL VATANIM -AHMET ÜMİT

2015’in son aylarına yetişen bu roman yazarın okuduğum tek romanı ama tarih bilgisi ve güçlü kalemi okumaya devam etmem için bir sebep.

KAFAMDA BİR TUHAFLIK -ORHAN PAMUK

Lise yıllarımda YENİ HAYAT ile başladım yazarı okumaya sonra tüm romanlarını okuyup beklemeye başladım çıkan her romanını hemen okumak için. Beklediğime hep değdi. Yorumu blogda mevcut.
Toplamda 200 den fazla kitap okudum bu yıl ve hepsini yeni bir tecrübe her kahramanı da yeni bir dost gibi bastım bağrıma. Yeni dergilerle de tanıştım bu yıl Sabit Fikir daima favorim olsa da KAFKAOKUR bu yılın benim için parlayan yıldızıydı. Ben 2015'ten asla okumaya doymayacağımı, asla öğrenmenin sonu olmadığını öğrendim… Sizin yılını nasıl geçti? 2016 yapılacaklar listenizi hazırladınız mı? Bilmiyorum ama önümüzdeki yıl benim için ‘’kitap okumak’’ diye madde sıkıştıverin aralara… 2015 güzeldi 2016 daha da güzel olsun….


  

9 Aralık 2015 Çarşamba

MİDDLESEX (JEFFREY EUGENIDES) -kitap yorumu

‘Sen erkeksin, ben de kızım’ dedi küçük çocuk; sarı bukleleri başak tarlasına vuran gün ışığı  gibi ışıklar saçıyordu. Karşıdaki kara gözlü, tombulca oğlan atıldı hemen ‘ben de erkeğim, zaten benim pipim var’.  Dört bilemedin beş yaşında iki çocuğun kulak misafiri olduğum bu sohbetleri düşürdü aklıma bu kitabı… Cinsel kimliği öğretilmiş iki küçük çocuk bugün yaptıkları  bu masumane sohbeti büyüyüp kocaman yetişkinler olduklarında da hatırlarlar mı bilemem. Ama hayatta herşeyin siyahla beyaz ,kadınla erkek, iyiyle kötü ya da güzelle çirkin gibi keskin çizgilerle ayrılamadığı durumlar olduğunu da öğrenmiş olurlar umarım o zamana kadar. 


Çünkü bazen yaşarken öğreniriz hayatın bizlere oynadığı oyunları; gen dediğimiz ama sırrı bugün bile bence tam olarak çözülememiş miniminicik sır küpleri gözümüzü, kaşımızı, sesimizi, saçımızı, boyumuzu, huyumuzu, huysuzluğumuzu saklar içinde ve bazıları dışardan bakınca bile onları ele verse de bazı sırlar yıllar sonra beklemediğimiz anda değil bizi, herkesi şaşırtacak şekilde saçılıverirler ortalığa. Şaşırtırlar evet herkes gibi bizi de şaşırtırlar. Çünkü biz de bilmeyiz neler saklanır içimizde, özümüzde…

Kahramanımız da böyle büyüyor öğretilmiş cinsel kimliğiyle ama bilmiyor tabi bu genler bizden önce yaşayan nesillerden alırlar sırlarını; iyi-kötü, ayıp ya da değil herşeyi getirip büyük büyük babaların, annelerin böyle insanlardı işte diye koyuverir gözümüzün önüne. Kahramanım da böyle karşılaşıyor herşeyle bir şeylerin ters gittiğini herkesten farklı şeyler hissettiğini de böyle anlıyor. 


Ama keşke herşey anlayınca olsa diyor insan, okudukça empati yapmanın imkansız göründüğü bir konu da sanki eliniz yüzünüz saçınız onunmuş gibi sanki herşey yanlış yerleşmiş gibi vücudunuza fazla geliveriyor. Ya da az… Normal sınıfında olan insan grubununun varlığının fazlalığı normal olamayan insanların varlığını yok saymaya neden değildir. Gerçi normal dediğimiz şey nedir?  o da tartışılır… 


Hiç birimize sorulmadı kimin oğlu ya da kızı olacaksın… Hatta kız mı erkek mi olacaksın.. Boyun ne kadar olsun? Nasıl bir vücut  tipi istersin? Sorulsaydı muhtemelen hepimiz uzun boylu renkli gözlü sarışın manken gibi vücutlara sahip tornadan çıkmış kadınlar ya da erkekler olurduk … Peki ya bizi hem kadın hem de erkek olabilecek organlarla dünyaya gönderip seçimi bise bıraksalardı… Cevaplar değişken tabi; belki çoğu erkek ‘kadın olmayı seçerdim’ diyecek çoğu kadının da  ‘erkek olurdum’ diyeceği gibi ama bence çok azı cinsiyetsiz olmayı seçerdi ikisine de sahip ama ikisi de değil. Ne dersiniz? Hak verir miydiniz bunu seçenlere? Kadın ya da erkek olmanın kendine has hiç bir imkanına sahip olmayan, ama aslında ikisini de içinde barındıran biri olmayı, ikisinden biraz biraz olmak yerine ikisini de reddedip insan olmayı tercih eden bir İNSAN… Çok mu karıştı kafanız? Karışmasın. Bence alın okuyun Calliopenin ya da Calli’nin hikayesini ona hak vererek, şaşırarak, bazen üzülüp acıyarak, bazen takdir edip onu çok severek okuyun… Mevzu derin çok düşünmeyin düşünmeden okuyun… 

8 Aralık 2015 Salı

MÜCELLA (NAZAN BEKİROĞLU) -kitap yorumu

Yaşanmamış bir hayat hakkında ne söyleyebilirsiniz? Boşa gittiğini, yazık olduğunu… Dünyaya bir kez geldiğimizi, bu hayatı istediğimiz gibi yaşamamanın büyük hata olacağını… peki bunları kaç kelimeyle anlatabilir, üzerine ne kadar konuşabilirsiniz? İşte usta bir yazar aslında konuşulacak anlatılacak hiçbir şey yokken ondan tam 340 sayfa bahsedebilen yazardır. Bunu yaparken de ‘’ee ne zaman bir şey olacak’’ diye beklemeden bitirdiğinizi görünce sizi şaşırtan yazardır bence. Ütopik şeyler, ağır dramlar, inanılması güç kurgular oluşturabilecekken evde kalmış sıradan bir ev kızının solup giden yaşamadığı hayatını anlatmayı seçmiş bir yazar bunu ancak kalemine güveniyorsa yapar. İşte istanbul kitap fuarında imzasını alıp tanışma fırsatı bulacağımdan emin olduğum halde imza kuyruğundaki izdiham nedeniyle yüzünü görmeyi bile beceremediğim ve bunun için üzülmem gerekirken ona değer verenlerin bu kadar çok olmasından garip bir gurur duyduğum Nazan Bekiroğlu… Böyle yazmış bu romanı ince ince, ama kırmadan, üzmeden, sıkmadan bunaltmadan sevdire sevdire her kahramana hak vere vere yazmış. 


Hepimiz sevdiklerimizi korumak, onlara zarar gelmesin diye herşeyden sakınmak zorunda hissederiz kendimizi. Biliriz ki böyle yaparsak kısa vade de üzülselerde uzun vade de hep yararlarına olacaktır onlar için almak zorunda olduğumuzu hissettiğimiz kararların dönüşü. Yani sonucun müspetliğinden emin olmasak da niyetimiz hep iyidir böyle davranırken. Neyyire Hanım da babsız büyütmek zorunda kaldığı Mücellasını bu niyetle hep dış dünyadan uzak tutarak gözünün önünde büyütüyor. Tabi bunu yaparken bilmiyor dışarıdaki hayatların kızının gözünün önünden öyle geçip gideceğini, Mücella’nın dışarıda yaşanan iyi kötü tüm hayatlara seyirci kalacağını. Çok bizden bir hikayesi var kitabın. Böyle diyorum, çünkü bugüne kadar en az bir tane hayatı boyunca evlenmemiş, annesinin dizinden ayrılmamayı tercih etmiş ya da buna zorunda bırakılmış, annesine çok benzeyen ama belki bıraksalar hiç benzemeyecek olan Mücellalar tanımışızdır mutlaka. Ama bu kadar yakından bakmış mıydık? Sanmıyorum. Ben çok sevdim Mücellayı; küçücük bir kız çocuğuyken de, utangaç bir ergenken ya da genç kız olduğunda da, hatta yaşlanıp Mücella abladan Mücella Teyzeye dönüştüğünde de sevdim. Ve hep umut ettim özendiği hayatlara belki ucundan kıyısından yanaşabilir diye… 
Her okuduğum romanıyla beni mest eden bu uğurda zaman zaman kalkıp Trabzona gitmeyi, kaleminden öpmeyi istediğim bu harika yazara saygılarımı sunarak tavsiye ediyorum bu kitabı…

Keyifli okumalar…





24 Ekim 2015 Cumartesi

Sen Ağlama- (Mehtap Hoşlar Çetinkaya)-öykü

Gözlerini gözlerine dikmişti genç kadının. Kadın bir anda aralarında bariz olduğunu hissettiği kıvılcımların yangına dönüşüp her yeri saracağını düşünerek ürperdi. Öyle basit bir ürperme değildi bu; ayak başparmağından ense köküne kadar sardı tüm vücudunu.  Bu kez bitmişti işte. Bu korkunun yanında hissettiği garip rahatlama onu daha da şaşırttı. Aslında niye şaşırıyordu ki; tam sekiz aydır bu günün gelmesini içten içe istememiş miydi? Sildiği her  mesajda, yaptığı her gizli telefon konuşmasında, giderek artan arkadaş buluşmaları yalanlarını her söylediğinde, içten içe istememiş miydi bugünün gelmesini? Elbette istemişti. Hatta yapacağı konuşmaları defalarca hazırlamış, tüm planlarını defalarca tekrar etmişti içinden. Çocuklar Ziya’da kalsındı. Nasıl olsa Ahmet   bir iş bulup da  düzenlerini kurduklarında alırdı yanına onları büyümüşlerdi çocuklar idare ederlerdi bir şekilde. Büyük, kardeşine göz kulak olurdu bir süreliğine. Son bir kaç aydır da adeta yakalanmak için belki de daha aleni tutmaya başlamıştı Ahmetin elini caddelerde.. Nasıl olmuştu da kimse görüp kocasına haber uçurmamış  ve o da bu suç üstü yakalanma durumuna düşmeden kafasında hazırladığı konuşmaları yapıp kocasıyla, kurtulamamıştı onu yeni aşkından alıkoyan evlilik esaretinden. Kısmet bugüneymiş. Rahatlamıştı kadın. Hayır! Ahmet bir çırpıda bırakıverdi kadının elini. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi pantolonunun cebine sokuverdi defalarca kadını  okşayan elini. Sanki hiç dokunmamış gibi… Yüreği buz kesti kadının. O da neydi gidiyor muydu yoksa?

Gözlerindeki huzuru gördü Ziya; biraz utanç biraz sıkılma bir mahcubiyet aradı kadının gözlerinde, yoktu. Kızdı kendine adam. Neredeyse bir yıldır karısına gösterdiği anlayış için kızdı..  Bir yıldır yeni bir yere taşınmak zorunda kalmış olmalarına, yeni aldıkları bu ev için ödedikleri konut kredisinin ellerini sıkıştırmasına, verdiği mutfak harçlıklarının artık yetmiyor oluşuna, iki çocuklarından en küçüğünün bu kışı biraz fazla hastalıklı geçirmesine büyük oğlanın gireceği sınavda başarısızlık ihtimaline yormuştu karısının soğukluğunu. Halbuki hayat yeni başlayacaktı onlar için. Çocuklar büyüyor, borçlar bitiyor, herşey daha da rayına oturuyordu; sabretmişlerdi karşılığını alacaklardı ne de olsa.. Değerdi çekilen sıkıntılara kafalarını sokacak bir evleri, gül gibi iki çocukları mutlu bir yuvaları vardı onca uğraşın sonunda. Peki neydi bu şimdi ? Kendinden on yaş küçük olduğu belli olan bu genç adamın elinden bırakmayacakmış gibi tutan, içeri girdiğinde gözleri aynı bundan 17 yıl önce ona bakarken parladığı gibi parlayan, yeni yetme aşıklar gibi kafe köşelerinde ele ele  tutuşup göz süzerken kimseler onu göremezmiş gibi kendinden geçen kadın kimdi? Karısı olamazdı, onun Leyla’sı böyle şey yapmazdı, çok benzeyen bir kadın olmalıydı evet bu onun Leylası olamazdı. Midesi bulandı adamın. Ne o bırakıyor muydu bu herif Leyla’nın elini? Hatta onun çamaşıra bulaşığa girip yıpranmasına üzüldüğü güzel karısının ellerini sanki silkeleyip atmış mıydı bu adam? Eli cebinde çıkıp gitmişti  işte hiçbir şey olmamış gibi. Kadının yüzündeki yıkılmışlığı gördü adam, içi acıdı Ziya’nın.


İşte şimdi yanmıştı Ahmet nerden çıkmıştı karının kocası? Bakışından belli sinirinden patlamak üzere. Ne vardı elin evli barklı kadınıyla uğraşacak yok muydu başka karı sanki? Aslında yoktu, İtiraf etmek lazımdı. Tamam genç, delikanlı adamdı bizimki ama çulsuzdu be anam ne yapsın? Herkes koluna bir hatun takarken o baksa mıydı öyle bön bön ? Yeni tanıştığı aile kızları ya ‘ille işe gir çalış beni al’ diyordu ya da çok sevenler de ‘evlenmeden olmaz’cılardan çıkıyordu. Kaç aydır iyiydi böyle. Kadın kocasını işe, çocukları okula yollayıp alıyordu bizimkini eve. Önce güzel bir kahvaltı sonra sıcacık yatak hatta bazen duş alıp biraz kestirmeye de vakti oluyordu. İki üç gün de bir de harçlığını koyuyordu Leyla cebine, tamam çok değil 50- 100 lira oluyordu belki ama hiç yoktan iyiydi be. Belli ki sümsük bir tipti kadının kocası. Yatakta da kötüydü bizimkinden. Kadının kendini ona bırakıvermesinden belliydi zaten. O da sahip çıksaydı canım karısına adam olsaydı da kaptırmasaydı. Tamam güzel değildi belki ama kadındı işte insanın bir kadını olduğunda ona sahip çıkması gerekirdi. Evin borcu iş güç falan bunlar hep ikinci planda olması gereken şeylerdi. Ne vardı sanki kadının şu son zamanlarda dışarda görüşme isteklerine he demeseydi? Şimdi ne olacaktı peki? Adamın sümsüklüğüne şüphe yok 10 dakikadır  sadece bakıyor genç adamla kadına. Alsa gitse karısını da bizimki de yoluna gitse ‘kusura bakma birader’ dese bitse… Ama şu karı bırakmıyor ki elini. Rahmetli babasından kalan emekli aylığından bir kuruş koklatmayan, sürekli ‘bir iş bul çalış’ diye başının etini yiyen dırdırcı anasının yanına mı götürecek evli çocuklu koca kadını. Bıraksın gitsin en iyisi. Kadının sıcak ve terli elini silkeleyip  garip bir refleksle cebine attı elini niye yapmıştı ki bunu halbuki cebinde ancak adam gelmeden önce bu kafede içtikleri iki çayı ödeyecek kadar parası vardı. Hatta hesabı ödese eve dolmuşla değil tabanvayla gitmesi gerekti ki dışardaki yağmuru düşününce bu da çok mantıklı olmayacaktı. Eli cebinde koşar adım uzaklaştı adam ilk duraktan bindi dolmuşa ‘Anam akşama inşallah kıymalı patates yapmıştır’ diye düşünerek..

Biraz önce çayları getiren ter kokulu sivilceli suratlı çocuk müziğin sesini açmış olmalıydı. Sezen Aksu ‘Ah İstanbul’ derken nasıl da tırmalıyordu kulaklarını kadının. Halbuki severdi kadın Sezen’i kocasıyla şarkıları da Sezen’in bir parçasıydı. Neydi adı? Nasıldı melodisi? Hatırlayamadı şarkıyı, hatırlamadığı için ağlamak istedi; buraya geldiği için, yeni bir aşka inanıp şu an karşısında duran bu adamdan bu kadar utandığı için, çocuklarına aylardır Ahmet’e cep harçlığı olsun diye para biriktirmekten sürekli patates yedirdiği için, buradan çıkınca ne olacağını bilmediği için… Baktı kocasına tam gözlerinin içine baktı. Evet ordaydı, tanıdık birşeyler vardı işte; ‘Gel hadi gidelim burdan, hesabı ben öderim.’ ‘Evimize gidelim’ diyen bir şeyler vardı ama emin olamadı kadın. O anda kocası kasaya yürüyüp bu masanın hesabı neydi diye sormasa, kafenin kapısından bir adım çıkıp şemsiyesini açtıktan sonra arkasına dönüp onu beklediğini belli etmese, ağlardı belki ama ağlamadı. 


‘İki çay beş lira’ dedi genç çocuk. Kesif ter kokusu kasanın diğer ucundaki Ziya’nın genzini yaktı. Paranın üstünü alıp cebine koydu. Yan gözle Leyla’ya baktı: Başı önünde, ağlamak üzereydi kadın. Tanırdı ziya karısını, kolay ağlamazdı ama ağladı mı susturamazdınız. Adeta sinirleri boşalır, en kısa ağlama krizi 1 saat sürerdi. Kapıya çıkıp şemsiyesini açtı adam ve ‘hadi gel’ dercesine baktı Mecnun’u olduğu Leyla’sına. Geldi kadın. Girdi kocasının koluna. Ağır ağır yürürlerken ‘neyse’ dedi adam içinden. ‘Çocuklar gelmek üzeredir okuldan.’ ‘Eve geçerken kasaba uğrayalım da yarım kilo kıyma alalım ne zamandır kıymalı patates yapmadın özledim valla.’ dedi bu kez  dışından. Kadın daha sıkı sarıldı Ziyanın koluna ‘olur’ dedi. ‘Çocuklar da çok sever, ben de özledim kıymalı patatesi. Kasaba doğru yürürken bir dükkandan Sezen’in sesi duyuldu ‘Sen Ağlama’ diyordu. Hatırladı Leyla, bu onların şarkılarıydı.

21 Ekim 2015 Çarşamba

ÖKSÜZLER TRENİ (CHRISTINA BAKER KLINE)- kitap yorumu



Bu göleti yeni keşfettik. Aslında Amerika’yı yeniden keşfetmek gibi bir şey bu söylediğim. Buralarda yaşayan herkesin bildiği sakin bir sabah kahvaltısı ya da keyifli bir hafta sonu geçirmek için tercih ettiği yerlerden biriymiş burası. ‘Biz de 10 yıl sonra keşfetmiş olduk’. deyip bir kahkaha patlatıyoruz. Yağmur yağmaya başladı. Su damlalarının göle düşüşünü izliyorum. Giderek büyüyen küçük halkalar.. Öyle çok çam ağacı var ki burada bulutlu havanın karanlık gölgesinin suya düşmesine izin vermiyorlar. Su bu karanlığa rağmen hala yemyeşil ve huzur verici. Izliyorum önce küçük sonra daha büyük sonra da kocaman sulara karışan halkaları. İşte tam bu sırada görüyorum onları; sürü halinde gezen sevimli tatlı su balıkları. Önce bir yöne doğru  hızla yüzüyorlar. Sonra ters yöne biraz öncekinden daha hızlı.. Kendime sormadan edemiyorum acaba balık hafızası dedikleri bu mu? Gerçekten unutuyorlar mı  bir kaç saniye içinde yaşadıkları herşeyi? Eğer böyleyse bir an ben de istiyorum balık hafızalı olmayı.Ne kadar artık geride kalmış olsalar da benimle gelen anıların yükünden kurtulmayı. Tabi sadece balık hafızalı olmayı istediğimi söyleyemem, bir bakıma selektif olma yetisine sahip bir hafıza istiyorum tam olarak. Unutmayı istediklerimi unutup sadece hatırlamak istediklerimi taşımak istiyorum anı heybemde. ‘Ne var ki bu kadar kurtulmak istediğin’ ya da ‘ne seni bu kadar rahatsız ediyor’ diye soruyorum kendime aslında öyle bariz bir şey gelmiyor aklıma ama yine de en azından gereksiz kalabalıklardan kurtulmak isterdim mesela…
İnsan hafızasının ne kadar derin olduğuna kafa yoruyorum bugün… Çünkü okuduğum kitap beni insanların bu hafıza dediğimiz gizemli depolarında neler saklayabileyeceğini düşünmeye sevketti. Hiç duymadığım bir konusu vardı. Aslında tam olarak şöyle  söylemeliyim hiç duymadığım gerçek bir olaydan bahsediyordu. 1854 ve 1929 yılları arasında iki yüz binden fazla öksüz çocuğa aile bulabilmek, bir yuvaya sahip olmalarına yardım etmek için kilometrelerce yol gitmiş, Amerika’yı adeta arşınlamış  bir trenden. Öksüzler Treninden.. Böyle söyleyince bu trenin seyahatlerinin amacının kutsallığından bahsedeceğimi düşünebilirsiniz ancak her ne kadar birincil amaca sözüm olmasa da ekonominin dibe vurduğu o yıllarda oradan sahiplenilen çocukların ‘evlat olmak’ yerine ücretsiz iş gücü amacıyla kullanılmak üzere alınmış olması amacını gölgede bırakmış. İşte kahramanlarımızdan biri bu trenle yeni bir hayata başlamaya mecbur edilmiş çocuklardan biri. Artık 91 yaşında olmasına rağmen hafızasının azizliğine uğramış, yaşıtlarının çoğuna ceza gibi gelen ama belki ona büyük bir ödül olacak unutma hastalığına yanına bile yaklaşmamış bir kadın. Küçük bir çocuğun yaşamaması gereken her şeyi yaşamış bir çocuk; hiçbir kadının yaşamaya dayanamayacağı acılar çekmiş bir anne…  Belki balık hafızalı olmayı bu dünya da en fazla isteyecek kadın.   Bir diğeri ise günümüzde öksüz bir çocuk olarak koruyucu ailelerin birinden diğerine sürüklenmiş 17 yaşında bir genç kız. Bu iki öksüz insanın yolları kesişiyor bir şekilde. Aslında ikisinin arasında uzun yıllar ve değişen bir çok şey varmış gibi görünse de yazar kaç yıl geçmiş olursa olsun bu dünyada öksüz bir çocuğun ne kadar eksik bir çocuk olabileceğini gayet net sermiş gözler önüne. 

Okumaya başladığım gün sonu belli kitaplardan diye düşünmüştüm aslında. Basit olay örgülü, sonunda üzecek ama şaşırtmayacak bir roman okuyacaktım. Öyle de oldu bir bakıma ama lanet olsun içimdeki empati yapıp duran Mehtap’a. Sarsılmadım dersem yazara da kendime de haksızlık etmiş olurum. Gerçek bir olaydan yola çıkıp kurgularla süslenmiş rahat okunan akıcı bir roman Öksüzler Treni… Keyifli okumalar..

5 Eylül 2015 Cumartesi

BADEM AĞACI (MİCHELLE COHEN CORASANTI)-kitap yorumu

Yahudi  soykırımıyla ilgili bir film izleyip ya da bir kitap okuyup etkilenmeyeniniz var mıdır? Bilmiyorum.  İnsanların bir dine ya da millete mensup olduğu için yaşamaya hakkı olmadığını yahut değersiz varsayılabileceğini benim aklım havsalam almamıştır oldum olası. O yüzden de bir savaş ya da ideoloji yüzünden bir kişinin bile kötü muamele görebileceğini bana kabul ettiremezsiniz. İnsanlık tarihinin yüz karasıdır bu olay benim fikrimce. Ancak bu kötü olayın aslında hiç bir bağlantısı olmayan başka bir milleti de etkilediğini göz ardı etmişim sanırım ki ''Badem Ağacı'' bana farklı bir bakış açısı kazandırdı. Sekiz yaşındaki bir çocuğun gözünden anlatılmaya başlanan hikaye daha ilk sayfasıyla beni içine alarak koskoca bir adamın hikayesine dönüştüğünde artık bir saniye bile gözümü ayıramaz olmuştum kitaptan.
Çok uzun uzun anlatıp tadını kaçırmaya gerek yok Yahudi soykırımından kaçan bir halkın kurtuluş umudunun  başka bir halkı nasıl acılara boğduğunu okuyacaksınız. Filistin halkının uzun yıllardır kendi topraklarında verdiği  var olma savaşına tanık olurken bir babanın oğlu için katlanabileceği acıların sınırsızlığını ve üstün zekasından başka hiçbir şeyi kalmamış bir çocuğun kendine düşman olmuş bir toplumun hayranlığını ve saygısını tüm mağduriyetine rağmen barıştan yana olmayı tercih ederek nasıl kazanabildiğini görüp siz de hayran kalacaksınız. İnandığı doğrulardan vazgeçmeyerek her kaybettiğinde yeniden umuda  tutunan ölümle burun buruna yaşarken yaşama tutunmak için silah yerine bilgiye ve öğrenmeye yönelen bir insanın küçücük bir çocuktan, koskoca bir adama dönüşürken yaşadıklarına tanıklık edeceksiniz. Genel kanıyla bakıldığında ön yargıyla yaklaşılan Filistin halkının da aslında ne kadar mağdur edildiğini ve yaşanan her şeyin ''barışsızlıktan'' ileri geldiğini, o topraklarda her şeyin yalnızca barışı kabul edip birlikte yaşamayı amaç edinince çözülebileceğini anlayacaksınız. Ve tabi ki sadece bir ağacın bir aileye yoldaşlığının, onlara hem yuva hem de karınlarını doyuracak aş verebildiğinin ayrıntısında kaybolacaksınız.
Fotoğrafta gördüğünüz iki kitaptan da bahsetmesem olmazdı. ''Kayıp''Yahudi soy kırımının yıkıcı etkilerini ve kararan hayatları tüm gerçekliğiyle ortaya koyarken'' Limon Ağacı'' o topraklarda tek ihtiyacın ''barış'' olduğunu sade ve akıcı şekilde anlatıyor.
Bir kitap, bir fincan çay ya da kahve, hayata  farklı bakmayı sağlayacak hikayeler, daha ne olsun?
Keyifli okumalar...