8 Aralık 2015 Salı

MÜCELLA (NAZAN BEKİROĞLU) -kitap yorumu

Yaşanmamış bir hayat hakkında ne söyleyebilirsiniz? Boşa gittiğini, yazık olduğunu… Dünyaya bir kez geldiğimizi, bu hayatı istediğimiz gibi yaşamamanın büyük hata olacağını… peki bunları kaç kelimeyle anlatabilir, üzerine ne kadar konuşabilirsiniz? İşte usta bir yazar aslında konuşulacak anlatılacak hiçbir şey yokken ondan tam 340 sayfa bahsedebilen yazardır. Bunu yaparken de ‘’ee ne zaman bir şey olacak’’ diye beklemeden bitirdiğinizi görünce sizi şaşırtan yazardır bence. Ütopik şeyler, ağır dramlar, inanılması güç kurgular oluşturabilecekken evde kalmış sıradan bir ev kızının solup giden yaşamadığı hayatını anlatmayı seçmiş bir yazar bunu ancak kalemine güveniyorsa yapar. İşte istanbul kitap fuarında imzasını alıp tanışma fırsatı bulacağımdan emin olduğum halde imza kuyruğundaki izdiham nedeniyle yüzünü görmeyi bile beceremediğim ve bunun için üzülmem gerekirken ona değer verenlerin bu kadar çok olmasından garip bir gurur duyduğum Nazan Bekiroğlu… Böyle yazmış bu romanı ince ince, ama kırmadan, üzmeden, sıkmadan bunaltmadan sevdire sevdire her kahramana hak vere vere yazmış. 


Hepimiz sevdiklerimizi korumak, onlara zarar gelmesin diye herşeyden sakınmak zorunda hissederiz kendimizi. Biliriz ki böyle yaparsak kısa vade de üzülselerde uzun vade de hep yararlarına olacaktır onlar için almak zorunda olduğumuzu hissettiğimiz kararların dönüşü. Yani sonucun müspetliğinden emin olmasak da niyetimiz hep iyidir böyle davranırken. Neyyire Hanım da babsız büyütmek zorunda kaldığı Mücellasını bu niyetle hep dış dünyadan uzak tutarak gözünün önünde büyütüyor. Tabi bunu yaparken bilmiyor dışarıdaki hayatların kızının gözünün önünden öyle geçip gideceğini, Mücella’nın dışarıda yaşanan iyi kötü tüm hayatlara seyirci kalacağını. Çok bizden bir hikayesi var kitabın. Böyle diyorum, çünkü bugüne kadar en az bir tane hayatı boyunca evlenmemiş, annesinin dizinden ayrılmamayı tercih etmiş ya da buna zorunda bırakılmış, annesine çok benzeyen ama belki bıraksalar hiç benzemeyecek olan Mücellalar tanımışızdır mutlaka. Ama bu kadar yakından bakmış mıydık? Sanmıyorum. Ben çok sevdim Mücellayı; küçücük bir kız çocuğuyken de, utangaç bir ergenken ya da genç kız olduğunda da, hatta yaşlanıp Mücella abladan Mücella Teyzeye dönüştüğünde de sevdim. Ve hep umut ettim özendiği hayatlara belki ucundan kıyısından yanaşabilir diye… 
Her okuduğum romanıyla beni mest eden bu uğurda zaman zaman kalkıp Trabzona gitmeyi, kaleminden öpmeyi istediğim bu harika yazara saygılarımı sunarak tavsiye ediyorum bu kitabı…

Keyifli okumalar…





24 Ekim 2015 Cumartesi

Sen Ağlama- (Mehtap Hoşlar Çetinkaya)-öykü

Gözlerini gözlerine dikmişti genç kadının. Kadın bir anda aralarında bariz olduğunu hissettiği kıvılcımların yangına dönüşüp her yeri saracağını düşünerek ürperdi. Öyle basit bir ürperme değildi bu; ayak başparmağından ense köküne kadar sardı tüm vücudunu.  Bu kez bitmişti işte. Bu korkunun yanında hissettiği garip rahatlama onu daha da şaşırttı. Aslında niye şaşırıyordu ki; tam sekiz aydır bu günün gelmesini içten içe istememiş miydi? Sildiği her  mesajda, yaptığı her gizli telefon konuşmasında, giderek artan arkadaş buluşmaları yalanlarını her söylediğinde, içten içe istememiş miydi bugünün gelmesini? Elbette istemişti. Hatta yapacağı konuşmaları defalarca hazırlamış, tüm planlarını defalarca tekrar etmişti içinden. Çocuklar Ziya’da kalsındı. Nasıl olsa Ahmet   bir iş bulup da  düzenlerini kurduklarında alırdı yanına onları büyümüşlerdi çocuklar idare ederlerdi bir şekilde. Büyük, kardeşine göz kulak olurdu bir süreliğine. Son bir kaç aydır da adeta yakalanmak için belki de daha aleni tutmaya başlamıştı Ahmetin elini caddelerde.. Nasıl olmuştu da kimse görüp kocasına haber uçurmamış  ve o da bu suç üstü yakalanma durumuna düşmeden kafasında hazırladığı konuşmaları yapıp kocasıyla, kurtulamamıştı onu yeni aşkından alıkoyan evlilik esaretinden. Kısmet bugüneymiş. Rahatlamıştı kadın. Hayır! Ahmet bir çırpıda bırakıverdi kadının elini. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi pantolonunun cebine sokuverdi defalarca kadını  okşayan elini. Sanki hiç dokunmamış gibi… Yüreği buz kesti kadının. O da neydi gidiyor muydu yoksa?

Gözlerindeki huzuru gördü Ziya; biraz utanç biraz sıkılma bir mahcubiyet aradı kadının gözlerinde, yoktu. Kızdı kendine adam. Neredeyse bir yıldır karısına gösterdiği anlayış için kızdı..  Bir yıldır yeni bir yere taşınmak zorunda kalmış olmalarına, yeni aldıkları bu ev için ödedikleri konut kredisinin ellerini sıkıştırmasına, verdiği mutfak harçlıklarının artık yetmiyor oluşuna, iki çocuklarından en küçüğünün bu kışı biraz fazla hastalıklı geçirmesine büyük oğlanın gireceği sınavda başarısızlık ihtimaline yormuştu karısının soğukluğunu. Halbuki hayat yeni başlayacaktı onlar için. Çocuklar büyüyor, borçlar bitiyor, herşey daha da rayına oturuyordu; sabretmişlerdi karşılığını alacaklardı ne de olsa.. Değerdi çekilen sıkıntılara kafalarını sokacak bir evleri, gül gibi iki çocukları mutlu bir yuvaları vardı onca uğraşın sonunda. Peki neydi bu şimdi ? Kendinden on yaş küçük olduğu belli olan bu genç adamın elinden bırakmayacakmış gibi tutan, içeri girdiğinde gözleri aynı bundan 17 yıl önce ona bakarken parladığı gibi parlayan, yeni yetme aşıklar gibi kafe köşelerinde ele ele  tutuşup göz süzerken kimseler onu göremezmiş gibi kendinden geçen kadın kimdi? Karısı olamazdı, onun Leyla’sı böyle şey yapmazdı, çok benzeyen bir kadın olmalıydı evet bu onun Leylası olamazdı. Midesi bulandı adamın. Ne o bırakıyor muydu bu herif Leyla’nın elini? Hatta onun çamaşıra bulaşığa girip yıpranmasına üzüldüğü güzel karısının ellerini sanki silkeleyip atmış mıydı bu adam? Eli cebinde çıkıp gitmişti  işte hiçbir şey olmamış gibi. Kadının yüzündeki yıkılmışlığı gördü adam, içi acıdı Ziya’nın.


İşte şimdi yanmıştı Ahmet nerden çıkmıştı karının kocası? Bakışından belli sinirinden patlamak üzere. Ne vardı elin evli barklı kadınıyla uğraşacak yok muydu başka karı sanki? Aslında yoktu, İtiraf etmek lazımdı. Tamam genç, delikanlı adamdı bizimki ama çulsuzdu be anam ne yapsın? Herkes koluna bir hatun takarken o baksa mıydı öyle bön bön ? Yeni tanıştığı aile kızları ya ‘ille işe gir çalış beni al’ diyordu ya da çok sevenler de ‘evlenmeden olmaz’cılardan çıkıyordu. Kaç aydır iyiydi böyle. Kadın kocasını işe, çocukları okula yollayıp alıyordu bizimkini eve. Önce güzel bir kahvaltı sonra sıcacık yatak hatta bazen duş alıp biraz kestirmeye de vakti oluyordu. İki üç gün de bir de harçlığını koyuyordu Leyla cebine, tamam çok değil 50- 100 lira oluyordu belki ama hiç yoktan iyiydi be. Belli ki sümsük bir tipti kadının kocası. Yatakta da kötüydü bizimkinden. Kadının kendini ona bırakıvermesinden belliydi zaten. O da sahip çıksaydı canım karısına adam olsaydı da kaptırmasaydı. Tamam güzel değildi belki ama kadındı işte insanın bir kadını olduğunda ona sahip çıkması gerekirdi. Evin borcu iş güç falan bunlar hep ikinci planda olması gereken şeylerdi. Ne vardı sanki kadının şu son zamanlarda dışarda görüşme isteklerine he demeseydi? Şimdi ne olacaktı peki? Adamın sümsüklüğüne şüphe yok 10 dakikadır  sadece bakıyor genç adamla kadına. Alsa gitse karısını da bizimki de yoluna gitse ‘kusura bakma birader’ dese bitse… Ama şu karı bırakmıyor ki elini. Rahmetli babasından kalan emekli aylığından bir kuruş koklatmayan, sürekli ‘bir iş bul çalış’ diye başının etini yiyen dırdırcı anasının yanına mı götürecek evli çocuklu koca kadını. Bıraksın gitsin en iyisi. Kadının sıcak ve terli elini silkeleyip  garip bir refleksle cebine attı elini niye yapmıştı ki bunu halbuki cebinde ancak adam gelmeden önce bu kafede içtikleri iki çayı ödeyecek kadar parası vardı. Hatta hesabı ödese eve dolmuşla değil tabanvayla gitmesi gerekti ki dışardaki yağmuru düşününce bu da çok mantıklı olmayacaktı. Eli cebinde koşar adım uzaklaştı adam ilk duraktan bindi dolmuşa ‘Anam akşama inşallah kıymalı patates yapmıştır’ diye düşünerek..

Biraz önce çayları getiren ter kokulu sivilceli suratlı çocuk müziğin sesini açmış olmalıydı. Sezen Aksu ‘Ah İstanbul’ derken nasıl da tırmalıyordu kulaklarını kadının. Halbuki severdi kadın Sezen’i kocasıyla şarkıları da Sezen’in bir parçasıydı. Neydi adı? Nasıldı melodisi? Hatırlayamadı şarkıyı, hatırlamadığı için ağlamak istedi; buraya geldiği için, yeni bir aşka inanıp şu an karşısında duran bu adamdan bu kadar utandığı için, çocuklarına aylardır Ahmet’e cep harçlığı olsun diye para biriktirmekten sürekli patates yedirdiği için, buradan çıkınca ne olacağını bilmediği için… Baktı kocasına tam gözlerinin içine baktı. Evet ordaydı, tanıdık birşeyler vardı işte; ‘Gel hadi gidelim burdan, hesabı ben öderim.’ ‘Evimize gidelim’ diyen bir şeyler vardı ama emin olamadı kadın. O anda kocası kasaya yürüyüp bu masanın hesabı neydi diye sormasa, kafenin kapısından bir adım çıkıp şemsiyesini açtıktan sonra arkasına dönüp onu beklediğini belli etmese, ağlardı belki ama ağlamadı. 


‘İki çay beş lira’ dedi genç çocuk. Kesif ter kokusu kasanın diğer ucundaki Ziya’nın genzini yaktı. Paranın üstünü alıp cebine koydu. Yan gözle Leyla’ya baktı: Başı önünde, ağlamak üzereydi kadın. Tanırdı ziya karısını, kolay ağlamazdı ama ağladı mı susturamazdınız. Adeta sinirleri boşalır, en kısa ağlama krizi 1 saat sürerdi. Kapıya çıkıp şemsiyesini açtı adam ve ‘hadi gel’ dercesine baktı Mecnun’u olduğu Leyla’sına. Geldi kadın. Girdi kocasının koluna. Ağır ağır yürürlerken ‘neyse’ dedi adam içinden. ‘Çocuklar gelmek üzeredir okuldan.’ ‘Eve geçerken kasaba uğrayalım da yarım kilo kıyma alalım ne zamandır kıymalı patates yapmadın özledim valla.’ dedi bu kez  dışından. Kadın daha sıkı sarıldı Ziyanın koluna ‘olur’ dedi. ‘Çocuklar da çok sever, ben de özledim kıymalı patatesi. Kasaba doğru yürürken bir dükkandan Sezen’in sesi duyuldu ‘Sen Ağlama’ diyordu. Hatırladı Leyla, bu onların şarkılarıydı.

21 Ekim 2015 Çarşamba

ÖKSÜZLER TRENİ (CHRISTINA BAKER KLINE)- kitap yorumu



Bu göleti yeni keşfettik. Aslında Amerika’yı yeniden keşfetmek gibi bir şey bu söylediğim. Buralarda yaşayan herkesin bildiği sakin bir sabah kahvaltısı ya da keyifli bir hafta sonu geçirmek için tercih ettiği yerlerden biriymiş burası. ‘Biz de 10 yıl sonra keşfetmiş olduk’. deyip bir kahkaha patlatıyoruz. Yağmur yağmaya başladı. Su damlalarının göle düşüşünü izliyorum. Giderek büyüyen küçük halkalar.. Öyle çok çam ağacı var ki burada bulutlu havanın karanlık gölgesinin suya düşmesine izin vermiyorlar. Su bu karanlığa rağmen hala yemyeşil ve huzur verici. Izliyorum önce küçük sonra daha büyük sonra da kocaman sulara karışan halkaları. İşte tam bu sırada görüyorum onları; sürü halinde gezen sevimli tatlı su balıkları. Önce bir yöne doğru  hızla yüzüyorlar. Sonra ters yöne biraz öncekinden daha hızlı.. Kendime sormadan edemiyorum acaba balık hafızası dedikleri bu mu? Gerçekten unutuyorlar mı  bir kaç saniye içinde yaşadıkları herşeyi? Eğer böyleyse bir an ben de istiyorum balık hafızalı olmayı.Ne kadar artık geride kalmış olsalar da benimle gelen anıların yükünden kurtulmayı. Tabi sadece balık hafızalı olmayı istediğimi söyleyemem, bir bakıma selektif olma yetisine sahip bir hafıza istiyorum tam olarak. Unutmayı istediklerimi unutup sadece hatırlamak istediklerimi taşımak istiyorum anı heybemde. ‘Ne var ki bu kadar kurtulmak istediğin’ ya da ‘ne seni bu kadar rahatsız ediyor’ diye soruyorum kendime aslında öyle bariz bir şey gelmiyor aklıma ama yine de en azından gereksiz kalabalıklardan kurtulmak isterdim mesela…
İnsan hafızasının ne kadar derin olduğuna kafa yoruyorum bugün… Çünkü okuduğum kitap beni insanların bu hafıza dediğimiz gizemli depolarında neler saklayabileyeceğini düşünmeye sevketti. Hiç duymadığım bir konusu vardı. Aslında tam olarak şöyle  söylemeliyim hiç duymadığım gerçek bir olaydan bahsediyordu. 1854 ve 1929 yılları arasında iki yüz binden fazla öksüz çocuğa aile bulabilmek, bir yuvaya sahip olmalarına yardım etmek için kilometrelerce yol gitmiş, Amerika’yı adeta arşınlamış  bir trenden. Öksüzler Treninden.. Böyle söyleyince bu trenin seyahatlerinin amacının kutsallığından bahsedeceğimi düşünebilirsiniz ancak her ne kadar birincil amaca sözüm olmasa da ekonominin dibe vurduğu o yıllarda oradan sahiplenilen çocukların ‘evlat olmak’ yerine ücretsiz iş gücü amacıyla kullanılmak üzere alınmış olması amacını gölgede bırakmış. İşte kahramanlarımızdan biri bu trenle yeni bir hayata başlamaya mecbur edilmiş çocuklardan biri. Artık 91 yaşında olmasına rağmen hafızasının azizliğine uğramış, yaşıtlarının çoğuna ceza gibi gelen ama belki ona büyük bir ödül olacak unutma hastalığına yanına bile yaklaşmamış bir kadın. Küçük bir çocuğun yaşamaması gereken her şeyi yaşamış bir çocuk; hiçbir kadının yaşamaya dayanamayacağı acılar çekmiş bir anne…  Belki balık hafızalı olmayı bu dünya da en fazla isteyecek kadın.   Bir diğeri ise günümüzde öksüz bir çocuk olarak koruyucu ailelerin birinden diğerine sürüklenmiş 17 yaşında bir genç kız. Bu iki öksüz insanın yolları kesişiyor bir şekilde. Aslında ikisinin arasında uzun yıllar ve değişen bir çok şey varmış gibi görünse de yazar kaç yıl geçmiş olursa olsun bu dünyada öksüz bir çocuğun ne kadar eksik bir çocuk olabileceğini gayet net sermiş gözler önüne. 

Okumaya başladığım gün sonu belli kitaplardan diye düşünmüştüm aslında. Basit olay örgülü, sonunda üzecek ama şaşırtmayacak bir roman okuyacaktım. Öyle de oldu bir bakıma ama lanet olsun içimdeki empati yapıp duran Mehtap’a. Sarsılmadım dersem yazara da kendime de haksızlık etmiş olurum. Gerçek bir olaydan yola çıkıp kurgularla süslenmiş rahat okunan akıcı bir roman Öksüzler Treni… Keyifli okumalar..

5 Eylül 2015 Cumartesi

BADEM AĞACI (MİCHELLE COHEN CORASANTI)-kitap yorumu

Yahudi  soykırımıyla ilgili bir film izleyip ya da bir kitap okuyup etkilenmeyeniniz var mıdır? Bilmiyorum.  İnsanların bir dine ya da millete mensup olduğu için yaşamaya hakkı olmadığını yahut değersiz varsayılabileceğini benim aklım havsalam almamıştır oldum olası. O yüzden de bir savaş ya da ideoloji yüzünden bir kişinin bile kötü muamele görebileceğini bana kabul ettiremezsiniz. İnsanlık tarihinin yüz karasıdır bu olay benim fikrimce. Ancak bu kötü olayın aslında hiç bir bağlantısı olmayan başka bir milleti de etkilediğini göz ardı etmişim sanırım ki ''Badem Ağacı'' bana farklı bir bakış açısı kazandırdı. Sekiz yaşındaki bir çocuğun gözünden anlatılmaya başlanan hikaye daha ilk sayfasıyla beni içine alarak koskoca bir adamın hikayesine dönüştüğünde artık bir saniye bile gözümü ayıramaz olmuştum kitaptan.
Çok uzun uzun anlatıp tadını kaçırmaya gerek yok Yahudi soykırımından kaçan bir halkın kurtuluş umudunun  başka bir halkı nasıl acılara boğduğunu okuyacaksınız. Filistin halkının uzun yıllardır kendi topraklarında verdiği  var olma savaşına tanık olurken bir babanın oğlu için katlanabileceği acıların sınırsızlığını ve üstün zekasından başka hiçbir şeyi kalmamış bir çocuğun kendine düşman olmuş bir toplumun hayranlığını ve saygısını tüm mağduriyetine rağmen barıştan yana olmayı tercih ederek nasıl kazanabildiğini görüp siz de hayran kalacaksınız. İnandığı doğrulardan vazgeçmeyerek her kaybettiğinde yeniden umuda  tutunan ölümle burun buruna yaşarken yaşama tutunmak için silah yerine bilgiye ve öğrenmeye yönelen bir insanın küçücük bir çocuktan, koskoca bir adama dönüşürken yaşadıklarına tanıklık edeceksiniz. Genel kanıyla bakıldığında ön yargıyla yaklaşılan Filistin halkının da aslında ne kadar mağdur edildiğini ve yaşanan her şeyin ''barışsızlıktan'' ileri geldiğini, o topraklarda her şeyin yalnızca barışı kabul edip birlikte yaşamayı amaç edinince çözülebileceğini anlayacaksınız. Ve tabi ki sadece bir ağacın bir aileye yoldaşlığının, onlara hem yuva hem de karınlarını doyuracak aş verebildiğinin ayrıntısında kaybolacaksınız.
Fotoğrafta gördüğünüz iki kitaptan da bahsetmesem olmazdı. ''Kayıp''Yahudi soy kırımının yıkıcı etkilerini ve kararan hayatları tüm gerçekliğiyle ortaya koyarken'' Limon Ağacı'' o topraklarda tek ihtiyacın ''barış'' olduğunu sade ve akıcı şekilde anlatıyor.
Bir kitap, bir fincan çay ya da kahve, hayata  farklı bakmayı sağlayacak hikayeler, daha ne olsun?
Keyifli okumalar...

1 Eylül 2015 Salı

Fİ, Çİ, Pİ (AZRA KOHEN) -kitap yorumu

Bir kitap, bir yazar ortalığı kasıp kavurunca bende nedense hep tersine bir etki yapar. Sanki bu kadar kasıp kavuruyorsa fikrimi de öyle yakıp küle çevirecekmiş gibi gelir. Hele böyle üçleme ise bekleyip son kitabında dumanının dağılmasına izin vermeli diye düşündüm okumayı beklerken. ''Artık zamanı geldi galiba'' diyerek çıkardım kitaplığımdan kitapları, Lafı dolandırmadan şunu söylemeliyim bu seri beni cismin boyutları ve dış görünüşüyle kendine çekip içindeki enerjide hapsetti ve son kitapla aslında her şeyin canlının kendisine döndüğü gerçeğiyle sarsarak bıraktı.
Her bir kitabı tek tek yorumlamayı doğru bulmuyorum seri kitaplarının çünkü birbirinin devamı niteliğinde kurgulanmış bu üç kitap tek tek sizi başka başka düşüncelere salsa da aslında tek bir amaç için yaratıldıkları çok açık: Tekamül
Böyle söyleyince biraz garip mi oldu bilmiyorum ama biraz açayım tekamülün kelime anlamı evrim yani gelişim.
Yazar ilk kitap olan Fi ile hem romanın kahramanlarını tanıtmış bizlere hem de asıl söylemek istediğine bizi götürebilmek adına merak uyandırmayı başarmış. Öyle ki eğer felsefe bilimiyle ilgilenmiyorsanız ya da psikoloji eğitimi almadıysanız anlam getiremediğiniz insan davranışlarına ve daha önce hiç düşünmediğiniz kendi varlığınızla ilgi bazı noktalara hissetmeden yola çıkabilmek için dikkatinizi dağıtan uyarıcılara ihtiyacınız olur. En azından benim varmış öyle söyleyebilirim. Karakterlerin başlarından geçen olaylara kapılırken yazar sizleri öyle yerlere götürüyor ki her karakterin iç dünyasına yaptığım yolculukla aslında kendi iç dünyama yol aldığımı fark edemeden ikinci kitap olan Çi'nin kapağını kaldırırken  buldum kendimi. Ruhun canlıya verdiği enerjiyi ve kişinin yapmak istediği her şey için sahip olduğu gücün tamamen kendi içinde var olduğunu hepimiz biliriz aslında ama sizi her şeyi yapabilecek güce sahip olduğunuza ikna etmek için gereken hiçbir motivasyon sözcüğü olmadan bu duygu yoğunluğuna yine karakterlerin arkasına saklana saklana getiriyor yazar. Aslında yaşanmamış duyguların, söylenmemiş sözlerin, elde edilmemiş başarıların gerçek bizlerin mayası olduğunu  fark ettiğimde  de Pi'ye  başlamak isterken buldum kendimi. İşte son kitapta sıkça bahsedilen kavram ''Tekamül'' uyandırıyor sizi yine karakterlerin peşinden giderken. Bireyin varoluş amacının kendini keşfetmek ve bu yolla gelişip evrimleşmek, ''üretmeden sadece tüketen bir varlık olarak yaşadığı takdirde bir parazitten farklı olamayacağına'' ikna olmuş buluyorsunuz kendinizi. Her şeyin sadece kendi şeklinizde kendi enerjinizde ve size döneceğini bir çırpıda kabul edip sarsılmış bir halde kapatıyorsunuz arka kapağını kitabın. Anda yaşamayı ve anlamda olmayı kısa bir süreliğine de olsa hayal ettim kitabı bitirdiğimde.
Bilenler bilir ben bir kitaptan bahsederken karakterlere de olay örgüsüne de dokunmam. Yine dokunmayacağım. Ama kitabın içeriğiyle ilgili de konuşmadan geçmek bunca şeyi söyledikten sonra biraz insafsızlık olur diye düşünüyorum henüz okumayanlar için. Birbirinden çok farklı bir sürü insanın geçmişlerinde yaşadıkları travmalara rağmen hayatta kalmak için buldukları farklı yolları ve tüm bu farklı yollara rağmen birbirlerine değen hayatlarını okuyacaksınız. Saplantıları, zayıflıkları, takıntıları, zaafları, aşkları, tutkuları, beklentileri, amaçları, sırları olan bir sürü insanın nasıl olup da ''tekamül'' bilinciyle bir arada bir amaç uğruna hareket edebildiklerine şahit olacaksınız. Ben kitaplardaki cinsellik yönünün tamamen sahnelenmek yerine okurun hayal gücünü kullanmasına fırsat verilmesinin daha estetik olduğuna inanıyorum ancak bu kitaplarda  oldukça net ortaya konan sahnelerin kişilerin içinde bulundukları duygu durumlarının daha net ortaya konma amacı taşıdığına inandım açıkçası. O nedenle eğer sizde benim gibi bu konu da biraz  mutaassıpsanız  çok rahatsız edici bulmadığımı söylemek isterim. Yazar kitaplarda günümüz Türkiye'sinden izler taşıyan olaylara yer vererek sanal olmaktan öteye gitmiş ve bazı durumlarla ilgili yaptığı teşhisler de bence tam yerinde olmuş. okumayan kalmış mıdır? Benim gibi okumamak için direnenler var mıdır hala? Bilmiyorum. Ama açıkçası beni düşündüren kitapları sevdiğimden belki de, ben çok beğendim seriyi. Bu arada kitapta son dönemde yine her yerde gördüğüm ''İşaret''isimli kitaptan alıntılar ve yazarın 2016 yılında yayımlanacak ''EDEN'' isimli kitabının giriş bölümünden izler olduğunu da belirtmeden geçmek istemedim. Keyifli okumalar.

26 Nisan 2015 Pazar

BİT PALAS (ELİF ŞAFAK)-kitap yorumu

''Dört duvar''  bu dört duvar dediğimiz şey ne özel ve güzeldir bizler için. Her şeyden önce bizi korur dört duvar dışarıda kıyamet kopsa  biz mis gibi sıcacık evimizin duvarlarına  sığınırız.. Biliriz bu dört duvar bizi saklar, kapımızı kapatınca bir biz kalırız bir de duvarlar... Biz ev deriz dört duvara; yuva,hane... Aslında tüm amaç dış dünyadan ayrılmak kendimize özel  bir yer edinmektir. Çünkü bazı sırların da tek ortağıdır duvarlar:  Gizli aşkların, utanılacak kusurların, çekilen çilelerin, cinayetlerin, doğumların, ölümlerin,  el açıp edilen duaların, tutulan dileklerin, tutsun istenen ahların... Bir biz varız bir de duvarlar... İşte bu içine sığınıp kendimizi tamamen özgür bıraktığımızı sandığımız anları aslında bizi çepeçevre saran ve sınırlayan duvarların içinde;  evlerimizde yaşarız hepimiz. Genel olarak herkesin bir evi vardır ve kendini duvarlarla ayırdığı komşuları... Sanırız ki komşu dediğimiz evimizin kapısından çıkınca karşılaşacağımız ya da biz isteyince hayatımıza dahil edebileceğimiz insanlar topluluğu halbuki komşularımız her yerdedir.   Yaptığımız yemeği kokusundan bilen, attığımız çöpten bir gün önce nasıl bir akşam geçirdiğimizi tahmin edebilen, hatta eğer benimki gibi bir apartmanda oturuyorsanız incecik duvarların ardından her hapşırığınızda  çok yaşa diye seslenmek isteyen insanlardır komşular.Asansörünüzün, otoparkınızın (ya da karşı caddeye park ediyorsanız caddenin), çöpünüzü bıraktığınız belediye çöp bidonunun, merdiven boşluğunun, apartman sığınağının ortağıdır komşularımız. Yaz günleri yaptığınız tatlı balkon sohbetlerinin, eşinizle yada çocuklarınızla ettiğiniz kavgaların da isteksiz kulak misafiridir komşularınız. İsteksiz diyorum çünkü herkes bilir; eğer komşunuzun kavgasını evden duyabiliyorsanız, sizinki de onun tarafından duyulacaktır günü geldiğinde.

İşte bit palas hepimizin olabilecek bir apartmanın sıra dışı sakinlerini, hayatlarının nasıl birbirinden ayrı ve birbirine bağlı ilerlediğini anlatan zaman zaman sizi her #Elif Şafak #Romanı gibi Osmanlıca sözlüklere gark edip bir kelimenin anlamını aratan, uzun cümleleri okurken sıkılmakla merak etmek arasındaki o ince çizgide götürüp getiren, cümlelerden çıkaracağınız anlamla derinden sarsan, son sayfayı çevirirken aslında çok gördüğünüz ama hiç umursamadığınız günlük hayatın bazı noktalarına daha farklı bakmanızı sağlayan ince yazılmış ama kabaca okunmuş hissi yaratacak bir roman.

Bu romanı okuduktan sonra her komşunuza, her duyduğunuz kokuya ve her gördüğünüz bahçe duvarına gelişi güzel yazılmış uyarı yazısına daha başka bakacaksınız.. Bence elif şafak romanlarının tüm amacı da bu günlük yaşamın olağandışı noktalarına daha dikkatli baktırabilmek. Bu kitap da diğerleri gibi bilmediğiniz, ya da hiç karşılaşamayacağınız hayatları değil tam ortasında durup  hiç fark etmemiş olabileceğiniz hayatları görmenize yardım edebilecek bir yapıt. Harka bir #kitap

 Kalemine, yüreğine sağlık ....



19 Mart 2015 Perşembe

DÜĞÜMLERE ÜFLEYEN KADINLAR (ECE TEMELKURAN)-kitap yorumu


''Çünkü bir erkek  bir kadının nefesi kadar''

Taa eskilere dayanır düğümlere üflemek.. . Çok eskiden ipleri düğümler ve o düğümlere üflermiş kadınlar kalbini acıtana, canına yakana, hayallerini yıkana aynı hisleri yaşatmak, intikamlarını almak için.

İşte o günlerden gelirmiş aslında nazar duası okuyup sonra da üflemek... Öyle gerçek ki aslında bu büyücü kadınlar, Kuran-ı Kerim'de de geçiyor bir surenin ayetinde.. Her kadın biraz büyücüdür aslında yani mutlaka intikamını alır canını yakanı asla Allah'a havale etmez...  Burada dikkat çeken durum çoğu zaman ''Havale ettim'' demesidir kadının, ama içten içe hep ister ''ah''ı tutsun onun da canı yansın.

Bugünlerde gündem hep kadınların canının yakılması , canlarının alınması olunca aklıma bu kitapta tanıdığım dört  kadın düşüverdi. Bu kadınlar mazlum olmaktan vazgeçip canlarını yakanlara inat zalim olmayı seçen kadınlar. Böyledir çünkü eğer acıyı sefaleti rezilliği bu kadar uç boyutta yaşatırsa insanlar size, asla orta yolu bulup oradan ilerlemek olmaz amacınız. Artık gücünüz yerine geldiğinde yeterli bir hayat sürmek değildir istediğiniz, yine uçlarda yaşamak istersiniz hayatı. Zenginliği, güzelliği, bolluğu, mutluluğu,aşkı hatta intikamı bile yine en uç noktalarda yaşamaktan yanadır yüreğiniz.  İşte bu dört kadın artık mazlum olmaktan vazgeçiyorlar ve mazlum olup hayatlarının figüranı olmak yerine zalim olup başrolü kapma hevesine düşüyorlar... Yol romanı bu kitap. Bence canınız yanıyorsa nereye giderseniz gidin, ne kadar kaçarsanız kaçın, yine yanar. Derdiniz sizinle gelir her daim.. Ancak derdinizin dermanı çıktığınız yolun sonundaysa işte o zaman derdiniz de biraz değişir. Daha ağır, daha çekilmez,  daha taşınmaz olur içinizde. Her adımda  intikamınızı alıp huzura erişmeye biraz daha yaklaşmak içinizdeki kini de nefreti de daha taşınmaz daha katlanılmaz kılar. Bu yüzden bu zorlu yolda bu kadınları ortak payda da birleştiren intikam duygusu yol boyunca onları daha yorgun, daha mutsuz, daha şaşkın hale getirecek . Bu yolculuğa tanık olmak bu denli hissetmek  sizi de sarsacak çünkü bir darbe de yıkılan, sanki bedeni ve kadınlığından başka bir şeyi yokmuş gibi o bedenin yüküyle toplumumuz da ezilen kadının, aslında onu ezen tüm erkeklerden güçlü olduğunu  gururla bir kez daha görmek size bambaşka bir yol açacak. Aldığı nefese göz diken tüm erkeklere inat o nefesle bir erkeği ayakta tuttuğu gibi yıkabilecek kadar güçlü kadınlarla tanışacaksınız.  Roman bir Orta Doğu romanı ve sanki çok uzaklarda yaşanıyormuş gibi düşünseniz de yanı başınızdaki kadar gerçek olması biraz içinizi burkuyor. Ne de olsa biz Orta Doğulu olmayı kabul etmeyip o kültüre maalesef bu kadar yakın yaşadığımızı görüp sarsılmaya alışık olduğumuzdan belki de çok şaşırmazsınız. Ne bileyim? Bana öyle oldu mesela. Tek tesellim yalnızca bu toplumlarda değil medeni olduğunu iddia etiğimiz hatta dönem dönem kadının rahat davranışları yüzünden neredeyse çağdaş Türk kadını çizgimizden çıkmak pahasına  kınamaya kalktığımız toplumlarda da kadın maalesef hep kadın...

Bu kitapta çok farklı sebeplerle ülkesinden, yerinden yurdundan edilmiş ya da vazgeçmek zorunda bırakılmış dört kadının ortak bir yol bulup yeniden hayata tutunmak için bir neden arayışına şahit oldum ben. Kitabı bitirdiğimdeyse ''Ne güzel şey kadın olmak'' deyip  gururla arkama yaslandım...

Biraz da yazardan bahsetmek istiyorum aslında. Çünkü Ece Temelkuran müdavimlerinin alıştığından olsa gerek su gibi aktığını iddia etseler de aslında yazarın şimdiye kadar okuduğum romanları beni ilk 100 sayfasında yorup sonra da vazgeçemediğim bir şekilde sürükledi her zaman. İşte tam da bu sebeple Ece Temelkuran'ın kitaplarını okumanın bir emek meselesi olduğunu söylemeden geçmek istemiyorum sadece bir roman kurgulayıp geçmekten öte her zaman verecek bir mesajı ve sonunda da okuyucusuna düşünüp irdeleyecek bir şeyler verme amacı var yazarın ve böyle sizi ballandıra ballandıra sonuca götüren sonuca götürürken etrafından dolaştırmak yerine etrafınıza da bakmanızı sağlayan tüm yazarlarda  olduğu gibi onun romanlarında bu hazzı yakalamak beni oldukça keyiflendiriyor.

Keyifle okuyun...