Yaşanmamış bir hayat hakkında ne söyleyebilirsiniz? Boşa gittiğini, yazık olduğunu… Dünyaya bir kez geldiğimizi, bu hayatı istediğimiz gibi yaşamamanın büyük hata olacağını… peki bunları kaç kelimeyle anlatabilir, üzerine ne kadar konuşabilirsiniz? İşte usta bir yazar aslında konuşulacak anlatılacak hiçbir şey yokken ondan tam 340 sayfa bahsedebilen yazardır. Bunu yaparken de ‘’ee ne zaman bir şey olacak’’ diye beklemeden bitirdiğinizi görünce sizi şaşırtan yazardır bence. Ütopik şeyler, ağır dramlar, inanılması güç kurgular oluşturabilecekken evde kalmış sıradan bir ev kızının solup giden yaşamadığı hayatını anlatmayı seçmiş bir yazar bunu ancak kalemine güveniyorsa yapar. İşte istanbul kitap fuarında imzasını alıp tanışma fırsatı bulacağımdan emin olduğum halde imza kuyruğundaki izdiham nedeniyle yüzünü görmeyi bile beceremediğim ve bunun için üzülmem gerekirken ona değer verenlerin bu kadar çok olmasından garip bir gurur duyduğum Nazan Bekiroğlu… Böyle yazmış bu romanı ince ince, ama kırmadan, üzmeden, sıkmadan bunaltmadan sevdire sevdire her kahramana hak vere vere yazmış.
8 Aralık 2015 Salı
24 Ekim 2015 Cumartesi
Sen Ağlama- (Mehtap Hoşlar Çetinkaya)-öykü
Gözlerindeki huzuru gördü Ziya; biraz utanç biraz sıkılma bir mahcubiyet aradı kadının gözlerinde, yoktu. Kızdı kendine adam. Neredeyse bir yıldır karısına gösterdiği anlayış için kızdı.. Bir yıldır yeni bir yere taşınmak zorunda kalmış olmalarına, yeni aldıkları bu ev için ödedikleri konut kredisinin ellerini sıkıştırmasına, verdiği mutfak harçlıklarının artık yetmiyor oluşuna, iki çocuklarından en küçüğünün bu kışı biraz fazla hastalıklı geçirmesine büyük oğlanın gireceği sınavda başarısızlık ihtimaline yormuştu karısının soğukluğunu. Halbuki hayat yeni başlayacaktı onlar için. Çocuklar büyüyor, borçlar bitiyor, herşey daha da rayına oturuyordu; sabretmişlerdi karşılığını alacaklardı ne de olsa.. Değerdi çekilen sıkıntılara kafalarını sokacak bir evleri, gül gibi iki çocukları mutlu bir yuvaları vardı onca uğraşın sonunda. Peki neydi bu şimdi ? Kendinden on yaş küçük olduğu belli olan bu genç adamın elinden bırakmayacakmış gibi tutan, içeri girdiğinde gözleri aynı bundan 17 yıl önce ona bakarken parladığı gibi parlayan, yeni yetme aşıklar gibi kafe köşelerinde ele ele tutuşup göz süzerken kimseler onu göremezmiş gibi kendinden geçen kadın kimdi? Karısı olamazdı, onun Leyla’sı böyle şey yapmazdı, çok benzeyen bir kadın olmalıydı evet bu onun Leylası olamazdı. Midesi bulandı adamın. Ne o bırakıyor muydu bu herif Leyla’nın elini? Hatta onun çamaşıra bulaşığa girip yıpranmasına üzüldüğü güzel karısının ellerini sanki silkeleyip atmış mıydı bu adam? Eli cebinde çıkıp gitmişti işte hiçbir şey olmamış gibi. Kadının yüzündeki yıkılmışlığı gördü adam, içi acıdı Ziya’nın.
İşte şimdi yanmıştı Ahmet nerden çıkmıştı karının kocası? Bakışından belli sinirinden patlamak üzere. Ne vardı elin evli barklı kadınıyla uğraşacak yok muydu başka karı sanki? Aslında yoktu, İtiraf etmek lazımdı. Tamam genç, delikanlı adamdı bizimki ama çulsuzdu be anam ne yapsın? Herkes koluna bir hatun takarken o baksa mıydı öyle bön bön ? Yeni tanıştığı aile kızları ya ‘ille işe gir çalış beni al’ diyordu ya da çok sevenler de ‘evlenmeden olmaz’cılardan çıkıyordu. Kaç aydır iyiydi böyle. Kadın kocasını işe, çocukları okula yollayıp alıyordu bizimkini eve. Önce güzel bir kahvaltı sonra sıcacık yatak hatta bazen duş alıp biraz kestirmeye de vakti oluyordu. İki üç gün de bir de harçlığını koyuyordu Leyla cebine, tamam çok değil 50- 100 lira oluyordu belki ama hiç yoktan iyiydi be. Belli ki sümsük bir tipti kadının kocası. Yatakta da kötüydü bizimkinden. Kadının kendini ona bırakıvermesinden belliydi zaten. O da sahip çıksaydı canım karısına adam olsaydı da kaptırmasaydı. Tamam güzel değildi belki ama kadındı işte insanın bir kadını olduğunda ona sahip çıkması gerekirdi. Evin borcu iş güç falan bunlar hep ikinci planda olması gereken şeylerdi. Ne vardı sanki kadının şu son zamanlarda dışarda görüşme isteklerine he demeseydi? Şimdi ne olacaktı peki? Adamın sümsüklüğüne şüphe yok 10 dakikadır sadece bakıyor genç adamla kadına. Alsa gitse karısını da bizimki de yoluna gitse ‘kusura bakma birader’ dese bitse… Ama şu karı bırakmıyor ki elini. Rahmetli babasından kalan emekli aylığından bir kuruş koklatmayan, sürekli ‘bir iş bul çalış’ diye başının etini yiyen dırdırcı anasının yanına mı götürecek evli çocuklu koca kadını. Bıraksın gitsin en iyisi. Kadının sıcak ve terli elini silkeleyip garip bir refleksle cebine attı elini niye yapmıştı ki bunu halbuki cebinde ancak adam gelmeden önce bu kafede içtikleri iki çayı ödeyecek kadar parası vardı. Hatta hesabı ödese eve dolmuşla değil tabanvayla gitmesi gerekti ki dışardaki yağmuru düşününce bu da çok mantıklı olmayacaktı. Eli cebinde koşar adım uzaklaştı adam ilk duraktan bindi dolmuşa ‘Anam akşama inşallah kıymalı patates yapmıştır’ diye düşünerek..
Biraz önce çayları getiren ter kokulu sivilceli suratlı çocuk müziğin sesini açmış olmalıydı. Sezen Aksu ‘Ah İstanbul’ derken nasıl da tırmalıyordu kulaklarını kadının. Halbuki severdi kadın Sezen’i kocasıyla şarkıları da Sezen’in bir parçasıydı. Neydi adı? Nasıldı melodisi? Hatırlayamadı şarkıyı, hatırlamadığı için ağlamak istedi; buraya geldiği için, yeni bir aşka inanıp şu an karşısında duran bu adamdan bu kadar utandığı için, çocuklarına aylardır Ahmet’e cep harçlığı olsun diye para biriktirmekten sürekli patates yedirdiği için, buradan çıkınca ne olacağını bilmediği için… Baktı kocasına tam gözlerinin içine baktı. Evet ordaydı, tanıdık birşeyler vardı işte; ‘Gel hadi gidelim burdan, hesabı ben öderim.’ ‘Evimize gidelim’ diyen bir şeyler vardı ama emin olamadı kadın. O anda kocası kasaya yürüyüp bu masanın hesabı neydi diye sormasa, kafenin kapısından bir adım çıkıp şemsiyesini açtıktan sonra arkasına dönüp onu beklediğini belli etmese, ağlardı belki ama ağlamadı.
‘İki çay beş lira’ dedi genç çocuk. Kesif ter kokusu kasanın diğer ucundaki Ziya’nın genzini yaktı. Paranın üstünü alıp cebine koydu. Yan gözle Leyla’ya baktı: Başı önünde, ağlamak üzereydi kadın. Tanırdı ziya karısını, kolay ağlamazdı ama ağladı mı susturamazdınız. Adeta sinirleri boşalır, en kısa ağlama krizi 1 saat sürerdi. Kapıya çıkıp şemsiyesini açtı adam ve ‘hadi gel’ dercesine baktı Mecnun’u olduğu Leyla’sına. Geldi kadın. Girdi kocasının koluna. Ağır ağır yürürlerken ‘neyse’ dedi adam içinden. ‘Çocuklar gelmek üzeredir okuldan.’ ‘Eve geçerken kasaba uğrayalım da yarım kilo kıyma alalım ne zamandır kıymalı patates yapmadın özledim valla.’ dedi bu kez dışından. Kadın daha sıkı sarıldı Ziyanın koluna ‘olur’ dedi. ‘Çocuklar da çok sever, ben de özledim kıymalı patatesi. Kasaba doğru yürürken bir dükkandan Sezen’in sesi duyuldu ‘Sen Ağlama’ diyordu. Hatırladı Leyla, bu onların şarkılarıydı.
21 Ekim 2015 Çarşamba
ÖKSÜZLER TRENİ (CHRISTINA BAKER KLINE)- kitap yorumu
İnsan hafızasının ne kadar derin olduğuna kafa yoruyorum bugün… Çünkü okuduğum kitap beni insanların bu hafıza dediğimiz gizemli depolarında neler saklayabileyeceğini düşünmeye sevketti. Hiç duymadığım bir konusu vardı. Aslında tam olarak şöyle söylemeliyim hiç duymadığım gerçek bir olaydan bahsediyordu. 1854 ve 1929 yılları arasında iki yüz binden fazla öksüz çocuğa aile bulabilmek, bir yuvaya sahip olmalarına yardım etmek için kilometrelerce yol gitmiş, Amerika’yı adeta arşınlamış bir trenden. Öksüzler Treninden.. Böyle söyleyince bu trenin seyahatlerinin amacının kutsallığından bahsedeceğimi düşünebilirsiniz ancak her ne kadar birincil amaca sözüm olmasa da ekonominin dibe vurduğu o yıllarda oradan sahiplenilen çocukların ‘evlat olmak’ yerine ücretsiz iş gücü amacıyla kullanılmak üzere alınmış olması amacını gölgede bırakmış. İşte kahramanlarımızdan biri bu trenle yeni bir hayata başlamaya mecbur edilmiş çocuklardan biri. Artık 91 yaşında olmasına rağmen hafızasının azizliğine uğramış, yaşıtlarının çoğuna ceza gibi gelen ama belki ona büyük bir ödül olacak unutma hastalığına yanına bile yaklaşmamış bir kadın. Küçük bir çocuğun yaşamaması gereken her şeyi yaşamış bir çocuk; hiçbir kadının yaşamaya dayanamayacağı acılar çekmiş bir anne… Belki balık hafızalı olmayı bu dünya da en fazla isteyecek kadın. Bir diğeri ise günümüzde öksüz bir çocuk olarak koruyucu ailelerin birinden diğerine sürüklenmiş 17 yaşında bir genç kız. Bu iki öksüz insanın yolları kesişiyor bir şekilde. Aslında ikisinin arasında uzun yıllar ve değişen bir çok şey varmış gibi görünse de yazar kaç yıl geçmiş olursa olsun bu dünyada öksüz bir çocuğun ne kadar eksik bir çocuk olabileceğini gayet net sermiş gözler önüne.
Okumaya başladığım gün sonu belli kitaplardan diye düşünmüştüm aslında. Basit olay örgülü, sonunda üzecek ama şaşırtmayacak bir roman okuyacaktım. Öyle de oldu bir bakıma ama lanet olsun içimdeki empati yapıp duran Mehtap’a. Sarsılmadım dersem yazara da kendime de haksızlık etmiş olurum. Gerçek bir olaydan yola çıkıp kurgularla süslenmiş rahat okunan akıcı bir roman Öksüzler Treni… Keyifli okumalar..
5 Eylül 2015 Cumartesi
BADEM AĞACI (MİCHELLE COHEN CORASANTI)-kitap yorumu
Yahudi
soykırımıyla ilgili bir film izleyip ya da bir kitap okuyup
etkilenmeyeniniz var mıdır? Bilmiyorum. İnsanların bir dine ya da millete mensup
olduğu için yaşamaya hakkı olmadığını yahut değersiz varsayılabileceğini benim
aklım havsalam almamıştır oldum olası. O yüzden de bir savaş ya da ideoloji
yüzünden bir kişinin bile kötü muamele görebileceğini bana kabul
ettiremezsiniz. İnsanlık tarihinin yüz karasıdır bu olay benim fikrimce. Ancak
bu kötü olayın aslında hiç bir bağlantısı olmayan başka bir milleti de
etkilediğini göz ardı etmişim sanırım ki ''Badem Ağacı'' bana farklı bir bakış
açısı kazandırdı. Sekiz yaşındaki bir çocuğun gözünden anlatılmaya başlanan
hikaye daha ilk sayfasıyla beni içine alarak koskoca bir adamın hikayesine
dönüştüğünde artık bir saniye bile gözümü ayıramaz olmuştum kitaptan.
Çok uzun uzun anlatıp tadını kaçırmaya gerek yok Yahudi
soykırımından kaçan bir halkın kurtuluş umudunun başka bir halkı nasıl acılara boğduğunu
okuyacaksınız. Filistin halkının uzun yıllardır kendi topraklarında verdiği var olma savaşına tanık olurken bir babanın
oğlu için katlanabileceği acıların sınırsızlığını ve üstün zekasından başka hiçbir
şeyi kalmamış bir çocuğun kendine düşman olmuş bir toplumun hayranlığını ve
saygısını tüm mağduriyetine rağmen barıştan yana olmayı tercih ederek nasıl
kazanabildiğini görüp siz de hayran kalacaksınız. İnandığı doğrulardan vazgeçmeyerek
her kaybettiğinde yeniden umuda tutunan
ölümle burun buruna yaşarken yaşama tutunmak için silah yerine bilgiye ve
öğrenmeye yönelen bir insanın küçücük bir çocuktan, koskoca bir adama
dönüşürken yaşadıklarına tanıklık edeceksiniz. Genel kanıyla bakıldığında ön
yargıyla yaklaşılan Filistin halkının da aslında ne kadar mağdur edildiğini ve
yaşanan her şeyin ''barışsızlıktan'' ileri geldiğini, o topraklarda her şeyin
yalnızca barışı kabul edip birlikte yaşamayı amaç edinince çözülebileceğini
anlayacaksınız. Ve tabi ki sadece bir ağacın bir aileye yoldaşlığının, onlara
hem yuva hem de karınlarını doyuracak aş verebildiğinin ayrıntısında
kaybolacaksınız.
Fotoğrafta gördüğünüz iki kitaptan da bahsetmesem
olmazdı. ''Kayıp''Yahudi soy kırımının yıkıcı etkilerini ve kararan hayatları tüm
gerçekliğiyle ortaya koyarken'' Limon Ağacı'' o topraklarda tek ihtiyacın
''barış'' olduğunu sade ve akıcı şekilde anlatıyor.
Bir kitap, bir fincan çay ya da kahve, hayata farklı bakmayı sağlayacak hikayeler, daha ne
olsun?
Keyifli okumalar...
1 Eylül 2015 Salı
Fİ, Çİ, Pİ (AZRA KOHEN) -kitap yorumu
Bir kitap, bir yazar
ortalığı kasıp kavurunca bende nedense hep tersine bir etki yapar. Sanki bu
kadar kasıp kavuruyorsa fikrimi de öyle yakıp küle çevirecekmiş gibi gelir.
Hele böyle üçleme ise bekleyip son kitabında dumanının dağılmasına izin vermeli
diye düşündüm okumayı beklerken. ''Artık zamanı geldi galiba'' diyerek çıkardım
kitaplığımdan kitapları, Lafı dolandırmadan şunu söylemeliyim bu seri beni cismin
boyutları ve dış görünüşüyle kendine çekip içindeki enerjide hapsetti ve son
kitapla aslında her şeyin canlının kendisine döndüğü gerçeğiyle sarsarak
bıraktı.
Her bir kitabı tek tek
yorumlamayı doğru bulmuyorum seri kitaplarının çünkü birbirinin devamı
niteliğinde kurgulanmış bu üç kitap tek tek sizi başka başka düşüncelere salsa
da aslında tek bir amaç için yaratıldıkları çok açık: Tekamül
Böyle söyleyince biraz garip
mi oldu bilmiyorum ama biraz açayım tekamülün kelime anlamı evrim yani gelişim.
Yazar ilk kitap olan Fi ile
hem romanın kahramanlarını tanıtmış bizlere hem de asıl söylemek istediğine
bizi götürebilmek adına merak uyandırmayı başarmış. Öyle ki eğer felsefe
bilimiyle ilgilenmiyorsanız ya da psikoloji eğitimi almadıysanız anlam getiremediğiniz
insan davranışlarına ve daha önce hiç düşünmediğiniz kendi varlığınızla ilgi
bazı noktalara hissetmeden yola çıkabilmek için dikkatinizi dağıtan uyarıcılara
ihtiyacınız olur. En azından benim varmış öyle söyleyebilirim. Karakterlerin
başlarından geçen olaylara kapılırken yazar sizleri öyle yerlere götürüyor ki
her karakterin iç dünyasına yaptığım yolculukla aslında kendi iç dünyama yol
aldığımı fark edemeden ikinci kitap olan Çi'nin kapağını kaldırırken buldum kendimi. Ruhun canlıya verdiği enerjiyi
ve kişinin yapmak istediği her şey için sahip olduğu gücün tamamen kendi içinde
var olduğunu hepimiz biliriz aslında ama sizi her şeyi yapabilecek güce sahip
olduğunuza ikna etmek için gereken hiçbir motivasyon sözcüğü olmadan bu duygu
yoğunluğuna yine karakterlerin arkasına saklana saklana getiriyor yazar. Aslında
yaşanmamış duyguların, söylenmemiş sözlerin, elde edilmemiş başarıların gerçek
bizlerin mayası olduğunu fark ettiğimde de Pi'ye
başlamak isterken buldum kendimi. İşte son kitapta sıkça bahsedilen
kavram ''Tekamül'' uyandırıyor sizi yine karakterlerin peşinden giderken. Bireyin
varoluş amacının kendini keşfetmek ve bu yolla gelişip evrimleşmek, ''üretmeden
sadece tüketen bir varlık olarak yaşadığı takdirde bir parazitten farklı
olamayacağına'' ikna olmuş buluyorsunuz kendinizi. Her şeyin sadece kendi
şeklinizde kendi enerjinizde ve size döneceğini bir çırpıda kabul edip sarsılmış
bir halde kapatıyorsunuz arka kapağını kitabın. Anda yaşamayı ve anlamda olmayı
kısa bir süreliğine de olsa hayal ettim kitabı bitirdiğimde.
Bilenler bilir ben bir
kitaptan bahsederken karakterlere de olay örgüsüne de dokunmam. Yine
dokunmayacağım. Ama kitabın içeriğiyle ilgili de konuşmadan geçmek bunca şeyi
söyledikten sonra biraz insafsızlık olur diye düşünüyorum henüz okumayanlar
için. Birbirinden çok farklı bir sürü insanın geçmişlerinde yaşadıkları
travmalara rağmen hayatta kalmak için buldukları farklı yolları ve tüm bu
farklı yollara rağmen birbirlerine değen hayatlarını okuyacaksınız.
Saplantıları, zayıflıkları, takıntıları, zaafları, aşkları, tutkuları,
beklentileri, amaçları, sırları olan bir sürü insanın nasıl olup da ''tekamül''
bilinciyle bir arada bir amaç uğruna hareket edebildiklerine şahit olacaksınız.
Ben kitaplardaki cinsellik yönünün tamamen sahnelenmek yerine okurun hayal
gücünü kullanmasına fırsat verilmesinin daha estetik olduğuna inanıyorum ancak
bu kitaplarda oldukça net ortaya konan
sahnelerin kişilerin içinde bulundukları duygu durumlarının daha net ortaya
konma amacı taşıdığına inandım açıkçası. O nedenle eğer sizde benim gibi bu
konu da biraz mutaassıpsanız çok rahatsız edici bulmadığımı söylemek
isterim. Yazar kitaplarda günümüz Türkiye'sinden izler taşıyan olaylara yer
vererek sanal olmaktan öteye gitmiş ve bazı durumlarla ilgili yaptığı teşhisler
de bence tam yerinde olmuş. okumayan kalmış mıdır? Benim gibi okumamak için
direnenler var mıdır hala? Bilmiyorum. Ama açıkçası beni düşündüren kitapları
sevdiğimden belki de, ben çok beğendim seriyi. Bu arada kitapta son dönemde
yine her yerde gördüğüm ''İşaret''isimli kitaptan alıntılar ve yazarın 2016
yılında yayımlanacak ''EDEN'' isimli kitabının giriş bölümünden izler olduğunu
da belirtmeden geçmek istemedim. Keyifli okumalar.
26 Nisan 2015 Pazar
BİT PALAS (ELİF ŞAFAK)-kitap yorumu
''Dört duvar'' bu dört duvar dediğimiz şey ne özel ve
güzeldir bizler için. Her şeyden önce bizi korur dört duvar dışarıda kıyamet
kopsa biz mis gibi sıcacık evimizin
duvarlarına sığınırız.. Biliriz bu dört
duvar bizi saklar, kapımızı kapatınca bir biz kalırız bir de duvarlar... Biz ev
deriz dört duvara; yuva,hane... Aslında tüm amaç dış dünyadan ayrılmak
kendimize özel bir yer edinmektir. Çünkü
bazı sırların da tek ortağıdır duvarlar: Gizli aşkların, utanılacak kusurların, çekilen
çilelerin, cinayetlerin, doğumların, ölümlerin,
el açıp edilen duaların, tutulan dileklerin, tutsun istenen ahların... Bir
biz varız bir de duvarlar... İşte bu içine sığınıp kendimizi tamamen özgür
bıraktığımızı sandığımız anları aslında bizi çepeçevre saran ve sınırlayan
duvarların içinde; evlerimizde yaşarız
hepimiz. Genel olarak herkesin bir evi vardır ve kendini duvarlarla ayırdığı
komşuları... Sanırız ki komşu dediğimiz evimizin kapısından çıkınca karşılaşacağımız
ya da biz isteyince hayatımıza dahil edebileceğimiz insanlar topluluğu halbuki komşularımız
her yerdedir. Yaptığımız yemeği
kokusundan bilen, attığımız çöpten bir gün önce nasıl bir akşam geçirdiğimizi
tahmin edebilen, hatta eğer benimki gibi bir apartmanda oturuyorsanız incecik duvarların
ardından her hapşırığınızda çok yaşa
diye seslenmek isteyen insanlardır komşular.Asansörünüzün, otoparkınızın (ya da
karşı caddeye park ediyorsanız caddenin), çöpünüzü bıraktığınız belediye çöp
bidonunun, merdiven boşluğunun, apartman sığınağının ortağıdır komşularımız.
Yaz günleri yaptığınız tatlı balkon sohbetlerinin, eşinizle yada çocuklarınızla
ettiğiniz kavgaların da isteksiz kulak misafiridir komşularınız. İsteksiz
diyorum çünkü herkes bilir; eğer komşunuzun kavgasını evden duyabiliyorsanız,
sizinki de onun tarafından duyulacaktır günü geldiğinde.
İşte bit palas hepimizin olabilecek
bir apartmanın sıra dışı sakinlerini, hayatlarının nasıl birbirinden ayrı ve
birbirine bağlı ilerlediğini anlatan zaman zaman sizi her #Elif Şafak #Romanı
gibi Osmanlıca sözlüklere gark edip bir kelimenin anlamını aratan, uzun
cümleleri okurken sıkılmakla merak etmek arasındaki o ince çizgide götürüp
getiren, cümlelerden çıkaracağınız anlamla derinden sarsan, son sayfayı
çevirirken aslında çok gördüğünüz ama hiç umursamadığınız günlük hayatın bazı
noktalarına daha farklı bakmanızı sağlayan ince yazılmış ama kabaca okunmuş
hissi yaratacak bir roman.
Bu romanı okuduktan sonra her komşunuza, her duyduğunuz kokuya ve her gördüğünüz bahçe duvarına gelişi güzel yazılmış uyarı yazısına daha başka bakacaksınız.. Bence elif şafak romanlarının tüm amacı da bu günlük yaşamın olağandışı noktalarına daha dikkatli baktırabilmek. Bu kitap da diğerleri gibi bilmediğiniz, ya da hiç karşılaşamayacağınız hayatları değil tam ortasında durup hiç fark etmemiş olabileceğiniz hayatları görmenize yardım edebilecek bir yapıt. Harka bir #kitap
Kalemine, yüreğine sağlık ....
19 Mart 2015 Perşembe
DÜĞÜMLERE ÜFLEYEN KADINLAR (ECE TEMELKURAN)-kitap yorumu
''Çünkü
bir erkek bir kadının nefesi kadar''
Taa
eskilere dayanır düğümlere üflemek.. . Çok eskiden ipleri düğümler ve o
düğümlere üflermiş kadınlar kalbini acıtana, canına yakana, hayallerini yıkana
aynı hisleri yaşatmak, intikamlarını almak için.
İşte
o günlerden gelirmiş aslında nazar duası okuyup sonra da üflemek... Öyle gerçek
ki aslında bu büyücü kadınlar, Kuran-ı Kerim'de de geçiyor bir surenin ayetinde..
Her kadın biraz büyücüdür aslında yani mutlaka intikamını alır canını yakanı asla
Allah'a havale etmez... Burada dikkat
çeken durum çoğu zaman ''Havale ettim'' demesidir kadının, ama içten içe hep
ister ''ah''ı tutsun onun da canı yansın.
Bugünlerde
gündem hep kadınların canının yakılması , canlarının alınması olunca aklıma bu
kitapta tanıdığım dört kadın düşüverdi.
Bu kadınlar mazlum olmaktan vazgeçip canlarını yakanlara inat zalim olmayı
seçen kadınlar. Böyledir çünkü eğer acıyı sefaleti rezilliği bu kadar uç
boyutta yaşatırsa insanlar size, asla orta yolu bulup oradan ilerlemek olmaz
amacınız. Artık gücünüz yerine geldiğinde yeterli bir hayat sürmek değildir
istediğiniz, yine uçlarda yaşamak istersiniz hayatı. Zenginliği, güzelliği,
bolluğu, mutluluğu,aşkı hatta intikamı bile yine en uç noktalarda yaşamaktan
yanadır yüreğiniz. İşte bu dört kadın
artık mazlum olmaktan vazgeçiyorlar ve mazlum olup hayatlarının figüranı olmak
yerine zalim olup başrolü kapma hevesine düşüyorlar... Yol romanı bu kitap. Bence
canınız yanıyorsa nereye giderseniz gidin, ne kadar kaçarsanız kaçın, yine
yanar. Derdiniz sizinle gelir her daim.. Ancak derdinizin dermanı çıktığınız
yolun sonundaysa işte o zaman derdiniz de biraz değişir. Daha ağır, daha
çekilmez, daha taşınmaz olur içinizde. Her
adımda intikamınızı alıp huzura erişmeye
biraz daha yaklaşmak içinizdeki kini de nefreti de daha taşınmaz daha
katlanılmaz kılar. Bu yüzden bu zorlu yolda bu kadınları ortak payda da
birleştiren intikam duygusu yol boyunca onları daha yorgun, daha mutsuz, daha
şaşkın hale getirecek . Bu yolculuğa tanık olmak bu denli hissetmek sizi de sarsacak çünkü bir darbe de yıkılan,
sanki bedeni ve kadınlığından başka bir şeyi yokmuş gibi o bedenin yüküyle
toplumumuz da ezilen kadının, aslında onu ezen tüm erkeklerden güçlü
olduğunu gururla bir kez daha görmek
size bambaşka bir yol açacak. Aldığı nefese göz diken tüm erkeklere inat o
nefesle bir erkeği ayakta tuttuğu gibi yıkabilecek kadar güçlü kadınlarla
tanışacaksınız. Roman bir Orta Doğu
romanı ve sanki çok uzaklarda yaşanıyormuş gibi düşünseniz de yanı başınızdaki
kadar gerçek olması biraz içinizi burkuyor. Ne de olsa biz Orta Doğulu olmayı
kabul etmeyip o kültüre maalesef bu kadar yakın yaşadığımızı görüp sarsılmaya
alışık olduğumuzdan belki de çok şaşırmazsınız. Ne bileyim? Bana öyle oldu
mesela. Tek tesellim yalnızca bu toplumlarda değil medeni olduğunu iddia
etiğimiz hatta dönem dönem kadının rahat davranışları yüzünden neredeyse çağdaş
Türk kadını çizgimizden çıkmak pahasına
kınamaya kalktığımız toplumlarda da kadın maalesef hep kadın...
Bu
kitapta çok farklı sebeplerle ülkesinden, yerinden yurdundan edilmiş ya da
vazgeçmek zorunda bırakılmış dört kadının ortak bir yol bulup yeniden hayata
tutunmak için bir neden arayışına şahit oldum ben. Kitabı bitirdiğimdeyse ''Ne
güzel şey kadın olmak'' deyip gururla arkama
yaslandım...
Biraz
da yazardan bahsetmek istiyorum aslında. Çünkü Ece Temelkuran müdavimlerinin
alıştığından olsa gerek su gibi aktığını iddia etseler de aslında yazarın
şimdiye kadar okuduğum romanları beni ilk 100 sayfasında yorup sonra da
vazgeçemediğim bir şekilde sürükledi her zaman. İşte tam da bu sebeple Ece Temelkuran'ın
kitaplarını okumanın bir emek meselesi olduğunu söylemeden geçmek istemiyorum sadece
bir roman kurgulayıp geçmekten öte her zaman verecek bir mesajı ve sonunda da
okuyucusuna düşünüp irdeleyecek bir şeyler verme amacı var yazarın ve böyle
sizi ballandıra ballandıra sonuca götüren sonuca götürürken etrafından dolaştırmak
yerine etrafınıza da bakmanızı sağlayan tüm yazarlarda olduğu gibi onun romanlarında bu hazzı
yakalamak beni oldukça keyiflendiriyor.
Keyifle
okuyun...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


